|
Tarihler bundan yedi yüz küsur
yıl öncesini, 17 Aralık 1273'ü gösteriyor, gün
başka coğrafyalarda doğmak üzere garbı kızıla
bürüyordu. Tabi ki güneş her ne kadar batıyor
gibi görünse de mutad seyrini tamamlayıp nöbeti
gereği bütün dünyayı aydınlatacaktı. Şems'in
sebebi ve Yüce Allah'ın inayeti ile tüm dünyaya
ışık olacak olan Hz. Mevlânâ güneşi de aynı
saatlerde batıyor; ama bu gidiş Sevgili'yle
buluşmanın kutlu bir habercisi olmakla birlikte,
yakın zamanda batmamak üzere tekrar doğacağı
müjdesini de veriyordu.
"Ölüm hayattır; hayattır ölüm. Fakat gerçeği
örten görüş onu tersine gösterir." (Hz. Mevlânâ,
Divan-ı Kebir, I-VII c., Çev. A. Gölpınarlı,
Ankara, 1992, Gazel, V, 97)
Fazla uzun sayılmayan ve Şems öncesi ve sonrası
olmak üzere hayatında 'âlimlik' ve 'âşıklık'
mertebelerini aşan Hz. Mevlânâ, başta insan gibi
yaşama sanatını öğrettiği Mesnevî'si olmak
üzere, ilâhî cezbelerle dilinden dökülen
sırların yer aldığı Divanı ve diğer mensur
eserlerini bırakmıştı geriye. Asıl önemlisi bu
yazılı eserlerin haricinde her Müslüman'a örnek
olabilecek ve kendisinin de buyurduğu gibi 'Kur'ân'ın
kulu ve Hz. Peygamberin yolunun tozu' felsefeli
İslâm merkezli yaşam tarzının önemli
hususiyetlerini miras bırakmıştı.
Peki bu eserlerindeki bazen açıkça, bazen sırlar
halinde, bazen de en cahil kişinin dahi
anlayabileceği tarzda ifade edilen öğretiler,
kendisinin Hakk'a yürümesiyle görevini
tamamlayacak mıydı? Yada; örnek ve yerli yerinde
hoşgörü dolu yaşam biçimi bir-iki kuşak dilden
dile dolaşıp sonra unutulup gidecek miydi?
"Bizden sonra Mesnevî şeyhlik edecek ve
arayanlara doğru yolu gösterecek; onları
yönetecek ve onlara önderlik edecektir." (Hz.
Mevlânâ, Sipehsâlâr, Çev. Tahsin Yazıcı, s. 75)
İşte bütün bu soruları kendi kendine soran oğlu
Sultan Veled, yakın dostu Hüsâmeddin Çelebi ve
diğer müritler bu görevi üslenmiş ve beklentiler
doğrultusunda Mevleviliği kurmuşlardı.
Mevlevîliğin tarihi seyrini kaleme almaya
çalıştığımız bu yazıda aşağıdaki Mevlevîlik
tarihinin kaynaklarından istifade edilerek
makamda bulunan Çelebiler, yaptıkları önemli
işler ve dönemi siyaset adamlarıyla ilişkileri
ana hatlarıyla sunulacak, hayli tafsilatlı olan
Mevlevîliğin öğretileri, örf ve adetleri ve âdâb
ve erkânı gibi konulara girilmeyecektir.
Mevlevîlik Tarihinin Bazı Önemli Kaynakları:
- Velednâme, Sultan Veled (ölm. 1312), Nşr.
Celâleddîn-i Hümâî, Tahran, 1315 hş./1937, Çev.
Abdülbaki Gölpınarlı, İbtidânâme, Ankara, 1976
- Risâle-i Sipehsâlâr be Menâkıb-ı Hüdâvendigâr,
Ferîdûn b. Ahmed-i Sipehsâlâr (ölm.1312 ?), Nşr.
Sa'îd-i Nefîsî, Zindegî-nâme-i Mevlânâ
Celâleddin-i Mevlevî, Tahran, 1325 hş./1947, Çev.
Tahsin Yazıcı, Mevlânâ ve Etrafındakiler,
İstanbul, 1977
- Menâkıbü'l-ârifîn, Şemseddin Ahmed-i Eflâkî (ölm.
1360), Nşr. Tahsin Yazıcı, I-II c., Ankara,
1976-1980, Çev. Tahsin Yazıcı, Âriflerin
Menkıbeleri, I-II c., İstanbul, 1986-1987
- Sefîne-i Nefîse-i Mevlevîyân, Sâkıb Dede (ölm.
1735), I-III c., Mısır, H. 1283
- Tezkire-i Şu'arâ-yı Mevleviyye, Esrâr Dede
(ölm. 1796), Yazma (Bir nüshası Mevlânâ Müzesi
İhtisas Ktp. No: 5959'dadır.)
- Mecmû'atü't-tevârîhi'l-Mevleviyye, Seyyid
Sahih Ahmed Dede (ölm. 1813), Yazma (Bir nüshası
Mevlânâ Müzesi İhtisas Ktp. No: 5446'dadır.)
- Mevlânâ'dan Sonra Mevlevîlik, Abdülbaki
Gölpınarlı, ilk baskı İstanbul, 1953, gözden
geçirilmiş 2. Baskı İstanbul, 1983
- Mevlânâ ve Mevlevilik, Mehmet Önder, İstanbul,
1998
- Mevlevî Usûl ve Âdâbı, H. Hüseyin Top,
İstanbul, 2001
Mevlevîliğin Kuruluşu
Vefatına kadar Hz. Mevlânâ'nın yanından
ayrılmayan Sultan Veled olgun sayılacak bir
yaşta (47) olmasına rağmen babasından boşalan
makama geçmeyi reddetmiş ve Mesnevî'nin
yazılmasına sebep ve aracı olan Hüsâmeddin
Çelebi'yi uygun görmüştü. Onun bu vazifeyi
devralması Mevlevîlik tarihi içinde bir ilk ve
son olacak; bu makama Hz. Mevlânâ soyundan
gelmeyen bir kişi oturacaktı. Çelebi çok
mütevazı bir insandı, makamda kendi oturmasına
rağmen Sultan Veled'e büyük saygı besliyor ve
daima onun fikirleri doğrultusunda hareket
ediyordu. Hz. Mevlânâ türbesi üzerinde yer alan
Yeşil Kubbeyi o inşa ettirmiş ve bugünkü
şeklinin ilk temellerini atmıştı. Aynı zamanda
Hz. Mevlânâ'nın mürit ve dostlarını da etrafında
toplayarak irfan meclislerinde Kur'ân-ı Kerim ve
Mesnevî okutarak gönüllere şifa vermişti. Bu
usul de ileride Mevlevîliğin ana unsurlarında
biri olacaktı. Aynı dönemlerde bu 'yol'da
olanlara Hz. Mevlânâ'ya izafeten Mevlevî
denilmekteydi. İlk yüzyılında Hz. Mevlânâ
ahfadına binaen Veledî, Ârifî, Âbidî, Âlimî ve
Âdilî olarak da adlandırılacak müntesipler,
günümüzde de olduğu gibi genel olarak Mevlevî
sıfatıyla vasıflandırılıyorlardı.
"Hz. Mevlânâ vuslatının yaşlaştığı hastalığının
son dönemlerinde etrafındakilerin 'Sizden sonra
hilafet kimin olacak, sizin yerinize kim
geçecek' sorularına 'Çelebi Hüsâmeddin halifemiz
olur.' diyerek cevap vermiş ve makamın kime
geçeceğini bildirmişti." (Eflâkî, Çev. Tahsin
Yazıcı II, 162)
"Ey Hak Ziyâsı Hüsâmeddin, sen öyle bir ersin
ki, Mesnevî senin nurunla ayı geçti, aydan bile
parlak bir hale geldi.
Ey lûtfu, keremi umulan! Yüce himmetin bu
Mesnevî'yi nereye çekmekte? Allah bilir!
Bu Mesnevî'nin boynunu bağlamış, bildiğin yere
doğru çekmektesin.
Mesnevî, koşup gitmekte; çeken gizli. Fakat,
sadece görecek gözü olmayan gâfilden gizli!
Mesnevî'nin yazılmasına önce sen sebep olmuştun;
artar, uzarsa arttıran, uzatan yine sensin.
Mademki sen böyle istiyorsun. Allah da böyle
istiyor; Allah takvâ sahiplerinin dileğini ihsan
eder." (Hz. Mevlânâ, Mesnevî, Çev. Veled
İzbudak, I-VI c., MEB. Yay., 3. Baskı, İstanbul,
1995 III, 1-5)
Mevlevîliğin Tesisi, Yaygınlaşması ve Makamda
Bulunan Çelebiler
Hüsâmeddin Çelebi 11 yıl süren bu görevi
sırasında vefat etmiş (1284) ve Sultan Veled'in
makama geçmesi bir zaruret olmuştu. Çünkü o, yol
büyüğü olarak gördüğü ve babasının sağlığında
lütuflarına mazhar olan Hüsâmeddin Çelebi varken
posta oturmayı bir saygısızlık olarak
nitelendiriyordu.
Sultan Veled 58 yaşında makama geçtiğinde;
Şems'in, Hz. Mevlânâ'nın, kayınpederi Kuyumcu
Selâhaddin'in, Hüsâmeddin Çelebi'nin ve
Baktemüroğlu Şeyh Kerimüddin'in mânevî terbiyesi
ve ilimleriyle teçhiz edilmiş ve yol'u bizzat
hakke'l-yakîn olarak öğrenmiş bir kişiydi. Onun
makamda bulunduğu 28 yıl zarfında mürit ve
dostlar artmış, sarayla olan ilişkiler
kuvvetlenmiş; daha da önemlisi semâ, mûsıkî ve
Mesnevîhânlık usulleri belli bir düzene
sokularak kurumsallaşmanın temelleri atılmıştır.
İleriki yıllarda bu temel üzerine bina edilen
Mevlevîlik âdâb ve erkânı da günümüze kadar
büyük bir değişikliğe uğramadan devam ede
gelecektir.
Mevlevîlik Sultan Veled döneminde (1284-1312)
bir taraftan belli usullere oturtulurken, diğer
taraftan da onun halife olarak gönderdiği
elçiler sayesinde başta Kırşehir, Amasya ve
Erzincan olmak üzere Anadolu topraklarında
yayılmaya başlamıştı. Bu elçiler gittikleri
yerlerde büyük bir sempati ile karşılanıyor,
kurulan Mevlevî zâviyelerinde de Hz. Mevlânâ'nın
fikirleri, semâ ve mûsıkî sayesinde gönüller
fethediliyordu. Yine babasının Mesnevî'sini
örnek alarak yazdığı İbtidânâme'si ve Hz.
Mevlânâ'ya 40 yıl müritlik yapmış Sipehsâlâr'ın
Risâlesi ile de Mevlevîlik tarihinin ilk
kaynakları bu dönemde yazılmış oluyordu.
"Sultan Veled hazretleri bütün mutad ilimlerinde
sonsuz bir deniz; ilâhî bilgi ve kutsal
hakikatlerde eşi benzeri olmayan bir padişah
idi." (Sipehsâlâr, s. 145)
Sultan Veled Hakk'a yürüdüğünde (1312) artık,
Mevlevîlik Yolu'nun esasları büyük ölçüde
belirlenmiş ve bu kurallar çerçevesinde akın
akın gelen gönül dostlarına İslâm'ın
güzellikleri bir başka üslupla sunulmaya
başlanmıştı. Sultan Veled'den sonra meşihatta
bulunan oğlu Ulu Ârif Çelebi (D. 1272) daha
babasının zamanında kendini yetiştirip bu yol'da
ilerlemiş; Anadolu ve İran tarafına yaptığı
seyahatlerle Mevlevîliği yaymak için çaba
arfetmekteydi. Karaman, Beyşehir, Aksaray,
Akşehir, Afyon, Amasya, Niğde, Sivas, Tokat,
Birgi, Denizli, Alanya, Bayburt, Erzurum ve
devamında Tebriz'de kurulan Mevlevîhâneler onun
bu ziyaretleri sırasında attığı temeller
sayesinde kurulmuştu. Bu seyahatlerin birçoğuna
katılan Eflâkî Dede de Bahâeddin Veled, Şems-i
Tebrizi, Hüsâmeddin Çelebi, Kuyumcu Selâhaddin,
Hz. Mevlânâ ve çağına kadar olan çocuklarının
menkıbelerini toplayarak yazdığı
Menâkıbü'l-ârifîn adlı eseriyle Mevlevîlik
tarihini yazmayı gelenek haline getirecektir.
"Bugünden sonra bizim Ârif'imiz tam bir şeyhtir
ve başbuğluğa lâyıktır ve beşikten mezara kadar
olgunlaşacaktır." (Hz. Mevlânâ'nın, torunu Ulu
Ârif Çelebi doğduğunda söylediği söz. Eflâkî,
II, 230)
Ulu Ârif Çelebi'den sonra (ölm. 1320) kardeşleri
Şemseddin Âbid (ölm. 1338) ve Hüsâmeddin Vâcid
(ölm. 1342) Çelebiler makama geçmiş ve
cedlerinden öğrendikleri gelenek üzere
Mevlevîliği yaymak isteseler de Anadolu'daki
siyasi karışıklıklar nedeniyle bunda muvaffak
olamamışlar, ellerindeki imkânlarla tarikatın
ayakta kalmasını sağlamışlardır.
"Âbid Çelebi keremi bol ve âdil biriydi.
Allah'tan başka her şeyi daima çoluk çocuğuna ve
müritlere verirdi." (Eflâkî, II, 367)
"Şemseddin (Âbid) Çelebi'nin kardeşleri Zâhid ve
Vâcid Çelebiler kutupların ciğerleri, akıl
sahiplerinin gözleridirler. Atalarının
âdetlerini devam ettirmede ve doğruluk ve
hidayet yolunu herkese apaçık bir hale getirmede
insanların onlara olan güveni sonsuzdur."
(Sipehsâlâr, s. 149)
Ulu Ârif Çelebi'nin oğlu Emir Âlim Çelebi I ise
gelenek üzere iki amcasından sonra makama
geçmesi gerekirken gittiği İran ve Türkistan
seyahatinden geri dönmemiş ve âkıbeti hakkında
da bir mâlumat elde edilememiştir. Bazı
kaynaklar ise onun Türkistan bölgesinde
Mevlevîliği yayıp 1350 yılında da oralarda vefat
ettiğini kaydederler.
Emir Âlim Çelebi I'in vefat ettiğine dair haber
Konya'ya ulaşınca makama geçme hakkı küçük
kardeşi Emir Âdil Çelebi'ye verilmiş ve bu zât
da 18 yıl meşihatta bulunarak tarikatı idare
etmiştir. Konya'nın Karamanoğulları elinde
bulunduğu bir dönemde postta bulunan Emir Âdil
Çelebi bu hükümdarlığın liderlerini ve ileri
gelenlerini de aydınlatmış ve hatta bazıları da
müridi olmuştur.
Emir Âdil Çelebi (ölm. 1368)'den sonra makamda
27 yıl meşihatta bulunacak olan Şemseddin Âbid
Çelebi oğlu Emir Âlim Çelebi II vardır. Âlim
Çelebi II de Karaman'da medfun bulunan Hz.
Mevlânâ'nın annesi Gevher Hatun ve ağabeyi
Muhammed Alâeddin'in türbelerini onartmış ve
bitişiğine bir cami ve Mevlevîhâne tesis ederek
buralara vakıflar bağlanmasını sağlamıştır.
"1201 tarihlerinde Karaman'a ulaşan Hz. Mevlânâ,
babası ve diğer aile fertleri 7 yıl kadar burada
kalmışlar ve Sultan Alâeddin Keykubad'ın ısrarlı
davetleri üzerine Konya'ya gelmişlerdir. Hz.
Mevlânâ, eşi Gevher Hatunla Karaman'da evlenmiş;
Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi burada dünyaya
gelmişlerdir. Bu yüzden Karaman'ın Mevlevîler
nezdinde özel bir yeri vardır."
Emir Âlim Çelebi II'nin (ölm. 1395) Hakk'a
yürümesinden sonra yerine Emir Âdil Çelebi oğlu
Ârif Çelebi II geçmiş, o da siyasi çalkantılar
içinde bulunan Anadolu'da tarikatını fazla
genişletmeye imkân bulamamış; ancak ceddi Hz.
Mevlânâ'nın türbesini esaslı bir onarıma vesile
olmuştur. 26 yıl makamda bulunduktan sonra 1421
yılında vefat eden Ârif Çelebi II'den sonra
tarikatın başına Emir Âlim Çelebi oğlu Pîr Âdil
Çelebi (Âdil Çelebi II) geçmiştir.
"Ey Konya! Önce Mevlânâ'nın varlığıyla
parlamıştın, şimdi de türbe sayesinde eminsin."
(Sultan Veled, Divan-ı Sultan Veled, Nşr.
F.Nafiz Uzluk, 1941, s.438, Gazel No: 711)
Pîr Âdil Çelebi Sultan Veled'den sonra fazla bir
değişikliğe uğramayan semâyı aslına sadık
kalarak yeniden yapılandırmış, tarikatın
usullerini de gözden geçirerek yeni bir oluşum
yoluna gitmiştir. Tabi ki bu oluşumda kendi
döneminde yaygınlaşıp kurumsallaşmaya başlayan
Bektaşîlik, Halvetîlik ve Kâdirîlik gibi
tarikatlardan Mevlevîliği belirgin çizgilerle
ayırma fikri önemli bir etken olmuştur. 39 yıl
meşihatta bulunan Pîr Âdil Çelebi 1560 yılında
Hakk'a yürümüş ve yerine oğlu Cemâleddin Çelebi
geçmiştir.
"Mevlevîlik, semâ, sefâ, vecd ve hâl gibi kendi
âdâb ve erkânının yanında Nakşbendi tarikatının
esasları ve Şems'in aşk ve cezbe temelleriyle
oluşturulmuştur." (Sâkıb Dede, I, 134)
Cemâleddin Çelebi dönemi (1460-1509)
Mevlevîliğin olduğu kadar Konya ve Anadolu
tarihinin de önemli köşe taşlarının konulduğu
bir çağ olmuştur. Konya bu dönemde Osmanlı
topraklarına katılmış (1467), Ege Bölgesinde ise
Mevlânâ soyundan olan inas Çelebilerden (anne
tarafından Mevlânâ torunu) Divane Mehmed Çelebi
(ölm. 1529) ve müridi Şâhidî Dede (ölm. 1550)
sayesinde Mevlevîlik, Afyon, Denizli, Kütahya,
Bursa, Muğla, Isparta, Burdur, Aydın, İzmir,
İstanbul ve çevresinde yayılmış ve buralarda
Mevlevîhâneler kurulmuştur. Yine Hz. Mevlânâ'nın
torunu Mutahhara Hatunun kızı Devlet Hatundan
doğan II. Yıldırım Bâyezid (slt.1481-1512),
ceddi saydığı Hz. Mevlânâ'nın dergâhına büyük
hizmetlerde bulunmuş ve Anadolu'da Mevlevîliğin
yayılmasında maddî-mânevî desteklerini
esirgememiştir. II. Yıldırım Bâyezid'in oğlu
Mehmed'in de Osmanlı padişahlarının aldığı
'Sultan' unvanı yerine Mevlânâ soyundan
gelenlere verilen 'Çelebi' unvanını tercih
etmesi Mevlevîliğe verilen önemin ne denli büyük
olduğuna bir delildir. Cemâleddin Çelebi de 49
yıllık meşihatı döneminde bu ilgi ve yakınlığı
olumlu bir şekilde kullanarak bu yol'a büyük
hizmetler etmiştir.
"Cemâleddin Çelebi Fâtih Sultan Mehmed'e II.
Bâyezid'in doğumunu müjdelemiş; daha sonra II.
Bâyezid de Cemâleddin Çelebi ve Mevlânâ'ya büyük
sevgi ve saygı beslemiştir; tahtta bulunduğu
dönemlerde de türbedeki sandukaları yeniletmiş,
üzerlerine örtülmek üzere değerli kumaşlar
göndermiştir." (Sâkıb Dede, I, 139, 144)
Cemâleddin Çelebi'nin 1509 yılında vefatından
sonra yerine torunu ve inas Çelebilerden Hüsrev
Çelebi geçmiştir. Usul gereği Cemâleddin
Çelebi'nin oğlu Kadı Mehmed Paşa makama geçmesi
gerekirken babasının sağlığında vefat ettiği
için hizmeti de onun oğlu Hüsrev Çelebi
almıştır. Hayli uzun bir süre (62 yıl) meşihatta
bulunan Hüsrev Çelebi zamanı da Osmanlı
Hanedanının iki güçlü sultanı Yavuz Sultan Selim
(slt. 1512-1520) ve Kanuni Sultan Süleyman'ın
(slt. 1520-1566) tahtta bulunduğu zamana
rastlar. Her iki sultan da Doğuya yaptıkları
seferler sırasında Konya'ya uğrayarak Hz.
Mevlânâ Dergâhını ziyaret etmişler ve buraya
yaptıkları bağışların yanı sıra, gösterdikleri
ilgi nedeniyle Mevlevîlerin mânevî olarak
güçlenmesini de sağlamışlardır. Ayrıca
bağladıkları vakıflarla buranın zenginleşmesine
katkıda bulunmakla birlikte su getirterek,
semâhâne ve mescit yaptırarak dergâhın mimari
yapısına da hizmet etmişlerdir.
"Mevlânâ ve oğlu Sultan Veled'in mezarlarının
üstündeki mermer sandukaları Kanuni Sultan
Süleyman yaptırmıştır. Mevlânâ'nın evvelki ahşap
oyma sandukasını da babası Sultânü'l-Ulemâ'nın
kabri üzerine nakletmişlerdir." (Evliya Çelebi,
bkz. A. Gölpınarlı s. 154)
Hüsrev Çelebi 1561 yılında Hakk'a yürüdüğü zaman
yerine oğlu Ferruh Çelebi geçmiştir. Ferruh
Çelebi babasından kalan zengin vakıflarla
türbeyi idare etmekle birlikte Karatay
Medresesi'nin müderrisliği de kendisine tevcih
olunmuş ve bu etkinliği bazı muhaliflerin
dedikodusuna sebep olmaya başlamıştır. Bu
dönemde ise Osmanlı tahtında Kanuni'nin oğlu II.
Selim vardır (slt. 1566-1574). II. Selim
önceleri Konya'da vali iken Hz. Mevlânâ
dergâhına bağlanmış, oradan feyizlenmiş ve bu
bağlılığın eseri olarak da dergâhın yanına
Selimiye Camii'nin inşası emrini vermişti.
Ferruh Çelebi ise padişahın nezdinde saygın bir
yeri olmasına rağmen kendisini çekemeyenlerin
'bolluk içinde şaşaalı bir hayat sürüyor' gibi
mübalağalı dedikodular nedeniyle padişah
tarafından azlediliyor ve İstanbul'a sürgüne
gönderiliyordu. Bu olay Mevlevîlik tarihi
açısından büyük bir önem taşıyor; bir padişah
ilk kez Mevlânâ Dergâhı Postnişînliği görevine
müdahalede bulunuyordu. Ferruh Çelebi'nin 30 yıl
meşihatta bulunduğu varsayılsa da 18 yıl süren
bu sürgün nedeniyle resmi olarak 12 yıl makamda
oturduğu kabul edilir.
"Yâ Rab! Bize bir teslîyet-i hâtır olur mu?
Yoksa bu fütûr ile dem-i âhir olur mu?" (Ferruh
Çelebi, Şairlik yönü de bulunan Çelebinin azil
ve sürgün dönemi hakkında söylediği gazelin ilk
beyti, bkz. Sâkıb Dede, I, 153))
Ferruh Çelebi 1591 yılında vefat etmiş ve yerine
Sultan III. Mehmed'in emriyle oğlu Bostan Çelebi
I geçmiştir. Çelebi'nin 1630 yılındaki Hakk'a
yürüyüşüne kadar makamda kaldığı bu 39 yıl,
Mevlevîliğin sarayla arasını tekrar düzelttiği,
yeniden Anadolu'ya, İstanbul'a ve hatta
Balkanlar, Mısır, Suriye ve Kuzey Afrika gibi
bölgelere yayıldığı bir dönem olmuştur. Yine
Mevlânâ muhibbi olan Sultan I. Ahmed (slt.
1603-1617) ve devlet ileri gelenleri bu tarikata
olan bağlılıklarını dile getirmiş, ziyaretleri
ve bağışları sayesinde Mevlevîliğe yeniden bir
heyecan ve etkinlik getirmişlerdir. Bugün dahi
Mesnevî'yi güzel ve doğru bir şekilde şerh
ettiğine inanılan ve bu hizmetiyle 'Hz. Şârih'
unvanını alan Ankaralı Rüsuhi Dede de Bostan
Çelebi I'e mürit olmuş ve hizmetinde
bulunmuştur.
"Bahtiyâ! Bendesi ol Dergeh-i Mevlânâ'nın
Taht-ı ma'nîde odur pâdşeh-i dünyanın" (Bahtî
mahlasıyla şiirler söyleyen Sultan I. Ahmed'in
Hz. Mevlânâ hakkında söylediği gazelin son
beyti)
Bostan Çelebi I'in vefatından sonra yerine
kardeşi Ebubekir Çelebi geçmiş ve ne yazık ki,
parlak geçen ağabeyinin döneminin ardından
tahtta bulunan ve sufî düşünceye zıt olan Sultan
IV. Murad (slt. 1623-1640) nedeniyle epey
zorluklar çekmiştir. IV. Murad Ayasofya Camii
vâizi Kadızâde (ölm. 1635) ve çevresinin
etkisinde kalarak diğer tarikatlara olduğu gibi
Mevlevîliğe de karşı çıkmış, hatta Bağdat
Seferine giderken uğradığı Konya'da Mevlânâ
Dergâhını yıkmayı bile aklına koymuştur. Fakat
dergâhta yaşadığı bir olay neticesinde bu
fikrinden vazgeçmiş, Ebubekir Çelebi'ye
hediyeler vererek, dergâha da vakıflar bağlamak
suretiyle asırlardır gelen 'Mevlânâ Yolu'nu
onaylamıştır.
Sultan IV. Murad'ı da arkasına alan Ebubekir
Çelebi daha da güçlenmiş bir şekilde makamda
bulunurken yine kendisini çekemeyenler
tarafından 'Dergâhın maddî imkânlarını şahsı
için kullanıyor' iftiralarıyla İstanbul'a
sürgüne göndertilmiştir (1637). Çelebi burada
iken 1638 yılında vefat etmiş ve Yenikapı
Mevlevîhânesi'ne defnedilmiştir.
"Hâb-ı gafletten uyan ey Âl-i Osman bilmiş ol!
Aç gözün elden gider taht-ı Süleyman bilmiş ol!"
(Kadızâde'nin Sultan IV. Murad'ı sufîlere karşı
kışkırtmak için ona takdim ettiği şiirin bir
beyti)
Ebubekir Çelebi'nin sürgüne gönderildiği tarihte
makam, inas Çelebilerden ve Afyonkarahisar
Mevlevîhânesi şeyhi Divane Mehmed Çelebi
soyundan Ârif Çelebi III'e (Küçük Ârif Çelebi)
geçmiştir. Afyon'dan çağrılarak posta oturtulan
Çelebinin 5 yıl süren bu görevi sırasında kayda
değer bir olaya rastlanmamıştır.
"Salunursak tan mıdır deff u kudüm ü nây ile
Ehl-i aşkız fahrimiz âyîn-i Mevlânâ ile" (Divane
Mehmed Çelebi, bkz. A. Gölpınarlı, s. 488)
Ârif Çelebi III'ün 1642 yılındaki vefatıyla,
Çelebilik Makamı yeniden zükur Çelebilere (baba
tarafından Mevlânâ torunu) geçmiş; Hasan Çelebi
oğlu Hüseyin Çelebi posta oturarak 24 yıl
meşihatta bulunmuştur.
Hüseyin Çelebi dönemi de Sultan Deli İbrahim
(slt. 1640-1648) ve IV. Mehmed (slt. 1648-1687)
zamanına rastlar ve ülke içerisindeki karışıklık
ve isyanlar nedeniyle Osmanlı Devletinin
gerilemesine paralel olarak Mevlevîlik de yeni
adımlar atılamaz; hatta siyasete karıştığı
iddialarıyla da zaman zaman kötü dönemler
geçirir.
"Hüseyin Çelebi, deliliği geçmesi için Sultan
Deli İbrahim'e arakiyye (bir çeşit külâh)
tekbirleyip giydirmek üzere İstanbul'a davet
edilmiş; fakat Sultan bu arakiyyenin Şehzâde
Mehmed'e giydirilmesini emretmiş ve böyle de
yapılmış. Şehzâde Mehmed'in tahtla
müjdeleneceğine yorumlanan bu olaydan bir müddet
sonra Şehzâde, IV. Mehmed unvanıyla padişah
olmuştur." (Sâkıb Dede, I, 176)
Hüseyin Çelebi'nin vefat yılı olan 1666
tarihinde ise Abdurrahman Çelebi oğlu Abdülhalim
Çelebi I makama geçer. Mevlevîlik bu Çelebi
döneminde ikinci kez büyük sarsıntı geçirir.
Daha önce IV. Murad'ın saltanatta bulunduğu
zaman Mevlânâ Dergâhı'nın yıkılmasıyla dahi
karşı karşıya gelen ve tarihe 'Kadızâdeler
Olayı' olarak kaydedilen bir dönemden sonra, bu
kez de sahnede Vani Mehmed (ölm. 1685) adlı
softa bir hoca vardır. Vani, Sadrazam Köprülü
Mehmed Paşa'nın oğlu Fazıl Ahmed Paşa'nın
Sadrazamlığı getirildiği dönemde onun ve Sultan
IV. Mehmed'in itibarını kazanarak 'Hünkâr Şeyhi'
sıfatıyla saraya girer. Vani, birkaç yanlış
örnek göstererek ülkedeki tarikatların artık
zararlı bir hale geldiğini savunarak
tarikatların lağvedilmesi yönünde padişahtan
karar çıkartır. Tabi bu karar, Mevlevîlik ve
onun en önemli unsurlarından olan semâyı da
bağlamaktadır. H. 1077 / M. 1666 yılında ilan
edilen bu yasak Mevlevîler tarafından ebced
hesabıyla eden 'yasağ-ı bed' (kötü yasak)
tabiriyle tarihe kaydolmuştur. 18 yıl süren bu
olaydan sonra Vani'nin gerçek yüzü ortaya çıkmış
ve saraydan azledilmesiyle Mevlevîlerin ve
semânın yasağı kalkmıştır. H. 1095 / M. 1684
yılında meydana gelen bu yasağın kalkması da
Yenikapı Mevlevîhânesi şeyhi Naci Ahmed Dede
(ölm. 1708) tarafından 'Mevlevîler döndü câna
aşk-ı Mevlânâ ile' mısraı ile tarihe
nakşedilmiştir.
"Semâ âşıkların gıdasıdır; çünkü semâda Allah'la
buluşma hayali vardır." (Hz. Mevlânâ,
Sipehsâlâr, s. 73)
"Bir bedevi Hz. Peygamberin huzurunda şiir
okuyordu. İlk ve son gelenlerin efendisi olan
Hz. Peygamber bu beyitleri duyunca marifet,
sevgi ve istek denizi coştu; ve bedeviye bu
beyitleri tekrarlamasını söyledi. O tekrar
ederken Hz. Peygamber de şevkinin coşmasından
dolayı kollarını açıyor ve aşırı hareketler
yapıyordu; öyle ki, mübarek ridası omzundan
düştü. Semânın Allah erleri için mübah olduğuna
dair birçok risaleler yazılmıştır. Hakikat ehli,
semâyı kabul edip, caiz görmüşlerdir."
(Sipehsâlâr, s. 71)
"Bir softa Hz. Mevlânâ'nın müritlerinden birinin
önüne gelerek semâ ile ilgili şöyle der: 'Ben
bir eşek yükü kitap okudum, fakat semânın mübah
olduğuna dair bir şey görmedim.' Mürit
gülümseyerek ona şu cevabı verir: 'Sen o
kitapları eşek gibi okumuşsun da onun için bir
şey anlamamışsın.' " (Eflâkî, I, 303 )
Dönemindeki karışıklık ve yasaklarla uğraşan
Abdülhalim Çelebi I, 1679 yılında Hakk'a yürümüş
ve yerine oğlu Kara Bostan Çelebi geçmiştir.
Kara Bostan Çelebi makamı döneminde ilk iş
olarak yasak nedeniyle müritleri dağılan ve
vakıflarına dahi el konulan Mevlânâ Dergâhını
eski parlak ve şaşaalı günlerine kavuşturmak
için çaba sarf etmiş ve bunda da başarılı
olmuştur. Artık sadece Mevlânâ Dergâhı'nda değil
Osmanlı topraklarının dört bir köşesine yayılan
diğer Mevlevîhânelerde de Mevlevîler akın akın
toplanmaya başlamıştır.
Kara Bostan Çelebi müritlerini yeniden toplarken
Sultan II. Süleyman'ın (slt. 1687-1691)
Balkanlara gazaya çıkacağı haberi üzerine
Mevlevîlerden bir alay oluşturmuş ve savaşa
katılmak üzere Edirne'de sultana intisap etmiş;
sultanın 'Efendim, siz zaferimiz için dua
ediniz' cevabı üzerine de geri dönmüştür. Sultan
II. Ahmed'in (slt. 1691-1695) tahtta bulunduğu
sırada ise artık son dönemlerde adet olduğu
üzere Çelebi 'Dergâhın vakıflarını geri aldığı
menfaatçiler' tarafından Sultana şikâyet edilmiş
ve o da Çelebinin Hacc'a gitmesi bahanesiyle onu
Konya'dan uzaklaştırmış ve dönüşünde de Kıbrıs'a
sürmüştür. Kısa bir müddet burada kalan Kara
Bostan Çelebi affedilmiş ve büyük bir karşılama
töreniyle Konya'ya vasıl olmuştur. Çelebi,
görevinin geri kalan kısmında Hz. Mevlânâ
Dergâhında onarımlar yaptırmış, Yeşil Kubbenin
çinilerini yeniletmiş ve 1711 yılında hayli
yaşlı bir vaziyette Hakk'a yürümüştür.
"Yazık Konya halkına bizim zevkle dolu olan
semâmızdan usandılar ve alttan alta bizim
aleyhimizde bulunuyorlar. Bizim bu güzel ve
neşeli şeylerimiz hoşlarına gitmiyor. Saba halkı
gibi Tanrı nimetini inkâr ediyorlar. Onların
bizi kötüledikleri kulağıma geliyor... Bu
insanlar daha sonra öyle perişan olacaklar ki,
eşyalarını terk edip bu şehirden
uzaklaşacaklar... Nihayet tövbe ile bizim evlâd
ve ahfâdımızı kabul ettikleri vakit Allah'ın
inâyeti ile Konya yeniden gelişip canlanacak. Bu
dönemin insanları da semâ sever ve zevk adamı
olacaklar. Bu aşk âlemi bütün dünyayı
kaplayacak, bütün insanlar bizim sözümüzün âşığı
olacaklar..." (Hz. Mevlânâ, Eflâkî, I, 304 vd.)
Kara Bostan Çelebi'den sonra yerine oğlu
Sadreddin Çelebi geçmişse de ancak 1 yıl
meşihatta bulunabilmiş; o da babası ile aynı yıl
içerisinde vefat etmiştir. Çelebi'nin yaptığı en
önemli iş Osmanlı şehzâdelerine arakiyye
tekbirlemek üzere İstanbul'a davet edilip bu
görevi yerine getirmesi olmuştur.
"Cübbe ve sarık ile insan âlim olmaz. Âlimlik
insanın zâtında olan bir hünerdir. Bu hüner
ister ipekli bir kaba, ister yünden bir aba
içinde olsun." (Hz. Mevlânâ, Fîhi mâfîh, Çev.
Meliha Ü. Tarıkâhya, İstanbul, 1985, s. 134)
Mevlânâ'nın makamı ne yazık ki bu dönemde de
bazı kişilerin post kavgasına neden olmuş ve
nihayetinde Kara Bostan Çelebi'nin amcası
Abdurrahman Çelebi oğlu Mehmed Ârif Çelebi posta
oturtulmuştur. Mehmed Ârif Çelebi'nin 35 yıl
meşihatta bulunduğu dönem, Mevlevîliğin
özellikle Balkanlar, Arap ülkeleri ve
Akdeniz'deki adalarda yaygınlaşmasıyla tarihte
yer alır. Bu süre içinde Bağdat, Musul, Kerkük,
Halep, Hama, Humus, Şam, Kudüs, Medine, Mekke,
Tebriz, Lefkoşe, Hanya (Girit), Sakız, Midilli,
Siroz, Belgrad, Bosnasaray, Filibe, Niş, Peç,
Selânik, Üsküp ve Vodine gibi şehirlerde
Mevlevîhâneler kurulmuş ve bölge insanlarını
aydınlatmayı bir görev olarak benimsemiştir.
Mehmed Ârif Çelebi ayrıca yakın dönemimize kadar
ulaşan Dergâhın batısındaki Sultan Veled
medresesini tâdilatla büyütmüş ve Çelebi
çocuklarına okul olarak ihdas etmiştir. Yine
bugün hâlâ ayakta duran Dergâhın kuzeyindeki
Çelebi misafirhanesini de o yaptırmıştır.
"Sevgili bir an olsun gel eve; bir an olsun şu
canımızı tazele
Şu arkadaşları bir an olsun güldür; bir an olsun
meclisimizi süsle;
Süsle de gökyüzü, gece yarısında güneşi apaçık
görsün
Süsle de aşk ışığı, Konya'dan parlasın, bir anda
Semerkand'a, Buhârâ'ya vursun..." (Hz. Mevlânâ,
Divan-ı Kebir, IV, 270, Gazel No: CXXXIV)
Mehmed Ârif Çelebi'nin bu velud döneminden sonra
yerine oğlu Ebubekir Çelebi II geçmiştir (1746).
Şair bir zat olan Çelebi, makamda bulunduğu
zamanlarda hayli çalkantılı bir dönem geçirmiş,
hatta siyasete ve isyanlara adı karıştığı için
idamı bile söz konusu olmuştur. Dönemin
Şeyhülislâmı tarafından idamı önlenen Çelebi
Manisa'ya sürülmüş (1776), affını müteakiben
Konya'ya dönerek 1785 yılında burada vefat
etmiştir.
"Allah, insana şah damarından daha yakındır.
Halbuki sen ok gibi olan düşünceni uzaklara
fırlatmadasın.
Ey yayını çekip oku atan! Av yakında, sense
uzağa bakmaktasın." (Hz. Mevlânâ, Mesnevî, VI,
2353, 2354)
Birkaç yüzyıldır, iyice genişleyen Mevlânâ
ailesi artık makama geçmek için zaman zaman
ikili, hatta üçlü çekişmeler içine giriyor ve bu
mücadele saraya taşınıyordu. Ebubekir Çelebi
II'nin vefatıyla da durum böyle olmuş, inas
Çelebilerden Mesnevîhân Seyyid Alizâde ile zükur
Çelebilerden Karaman Mevlevîhânesi şeyhi İsmail
Çelebi'nin oğlu Hacı Mehmed Çelebi makama talip
olmuşlardır. İstanbul'da saraya davet edilen bu
iki Çelebi dinlendikten sonra makam Hacı Mehmed
Çelebi'ye verilmiştir.
"Binlerce dâvacı, dâvaya kalkışsa kadı, kulağını
şahide verir.
Onun için şahidin sözü, göz yerine geçer. Çünkü
o, garezsiz olarak sırrı görmüştür.
Dâvacı da görmüştür; ama garezle görmüştür.
Garez, gönül gözüne perdedir.
Tanrı diler ki, sen zahid olasın; garezi
bırakasın da tanık kesilesin.
Bu garezler perdedir. Göze perde indimi,
İnsan her şeyi göremez; 'Sevdiğin şeyler, seni
kör ve sağır eder.' " (Hz. Mevlânâ, Mesnevî, VI,
2868, 2870-2874)
30 yıla yakın süren Hacı Mehmed Çelebi zamanı da
Mevlevîlik tarihi açısından iyi ve kötü olayları
barındıran bir dönem olmuştur. Çelebi, Mevlevî
olan III. Selim'in (slt. 1789-1807)
İstanbul'daki Mevlevîhâneleri sık sık ziyareti,
ilgisi ve Şeyh Gâlib (ölm. 1799) gibi bir şairin
yetiştiği dönemde bu yakınlığı yeterince
kullanamamış, aksine Konya ve çevresinde meydana
gelen siyasi hareket ve ayaklanmalara dahi
katılarak tepki çekmiştir. Çelebi, dergâhın
vakıf konularındaki anlaşmazlıklarında da epey
yıpranmış ve çaresiz makamdan çekilerek yerine
dokuz yaşındaki oğlu Mehmed Said Hemdem
Çelebi'yi önermiş; saraydan onun hilâfet fermanı
gelmeden de 1815'de vefat etmiştir.
"Sultan III. Selim Sûzidilârâ makamında
bestelediği âyin-i şeriflerle Mevlevî müziğine
büyük katkılarda bulunmuş; Divan Edebiyatımızın
güçlü şâirlerinden ve Galata Mevlevîhânesi
postnişînlerinden Şeyh Gâlib de 'Esrârın
Mesnevî'den aldım; çaldımsa da mîri malı çaldım'
diyerek eserlerindeki Mevlânâ etkisini
vurgulamıştır."
Hemdem Çelebi küçük yaşta Konya'daki Çelebilerle
birlikte saraya hilafet almak için İstanbul'a
gittiğinde burada büyük ilgi görmüş, hediyelerle
birlikte hilâfetini de alarak Konya'ya geri
dönmüştür. Hemdem Çelebi resmî olarak 44 yıl
makamda bulunmasına rağmen ilk dokuz yılı
yaşının küçük olması nedeniyle amcası Ferruh
Çelebi'nin vekâletinde geçmiştir.
Sultan II. Mahmud (slt. 1808-1839) ve Abdülmecid
(slt. 1839-1861) dönemlerinde meşihatta bulunan
Hemdem Çelebi, kendi döneminde meydana gelen
siyasî olaylarda; ve hele II. Mahmud'un
Bektaşîlerin oluşturduğu Yeniçeri Ocağı'nı
lağvetmesi (1836) sırasında tarafsızlığını
korumuş ve sarayın Mevlevîlere olan itibarını
artırmıştır. Yine Abdülmecid döneminde kendisine
sarayda 'üstün derece nişanı' verilmiş,
Mevlevîler bu ilgiyle saygınlıklarını daha da
artırmışlardır. 1858 yılında Hakk'a yürüyen
Hemdem Çelebi'nin dergâha yaptığı en büyük
hizmetlerden biri de burada dervişlerin elinde
dağınık halde bulunan kitapları toplatıp kayda
geçirmek suretiyle bir kütüphane kurmasıdır
(1854).
"Kitaptan maksat içindeki bilgilerdir; ama
dilersen sen onu yastık yapıp başının altına da
koyabilirsin.
Bu, kılıcı çivi yerine duvara çakıp mağlubiyeti
baştan kabul etmeye benzer." (Hz. Mevlânâ,
Mesnevî, III, 2989, 2991)
"Nice aktâb, nice ârif-i bi'llâh gelir
Dergeh-i Pîr'e; velî ben gibi Hemdem gelmez"
(Said Hemdem Çelebi)
Hemdem Çelebi'nin vefatından sonra sırasıyla 4
oğlu Mahmud Sadreddin, Fahreddin, Mustafa Safvet
ve Abdülvahid Çelebiler makamda bulunmuşlardır.
Mahmud Sadreddin Çelebi 23 yıl makamda kalmış,
bu süre içerisinde Mevlevîlik olağan seyrinde
devam ederken Konya'da bazı yangın ve kıtlık
gibi felâketler baş göstermiştir. Çelebi bu
felâket günlerinde vali ile birlikte Konya
halkının yardımına koşmuş, dergâhın maddî-manevî
imkânlarını seferber etmiştir. Bu çabaları
sayesinde Sultan Abdülaziz'in (slt. 1861-1876)
özel nişanlarını da kazanan Çelebi, Konya
halkının da büyük ilgi ve sevgisine mazhar
olmuştur. 1881 yılında Hakk'a yürüyen Çelebinin
yerine, kardeşi Manisa Mevlevîhânesi şeyhi
Fahreddin Çelebi atanmıştır.
"Nice toprak gibi mezarda yatanlar var ki
faydaları, feyizleri bakımından yüzlerce diriden
iyidir, üstündür.
Gölgesini gizlemiş (ölmüş) ama toprağı gölge
vermekte. Yüz binlerce diri, onun gölgesinde
gölgelenmekte." (Hz. Mevlânâ, Mesnevî, VI, 3012,
3013)
Fahreddin Çelebi, dergâhtaki dedelerin önermesi
ve Şeyhülislâmın onayı ile makama geçmiş; ancak
fazla bir iş yapamadan bir yıl sonra vefat
etmiştir (1882). Daha sonra ise yerine kardeşi
Mustafa Safvet Çelebi geçmiştir.
"Fikir ona derler ki, bir yol açsın. Yol ona
derler ki, önüne bir padişah çıka gelsin.
Padişah ona derler ki, kendiliğinden padişah
olsun; hazinelerle, askerlerle değil." (Hz.
Mevlânâ, Mesnevî, II, 3207, 3208)
Mustafa Safvet Çelebi de beş yıl kadar meşihatta
bulunmuş bu süre zarfında dergâhta bazı
onarımlar yapmış, 1887 yılında vefat ettiği
zaman yerine kardeşi Abdülvahid Çelebi
geçmiştir.
"Bizim türbemizi yedi defa yapacaklar. Sonuncu
defada zengin bir Türk çıkacak, türbemizi bir
tuğlasını altından, bir tuğlasını da ham
gümüşten olmak üzere inşâ edecektir. Bizim
türbemizin etrafında da bir şehir oluşacak sonra
türbemiz bu şehrin ortasında kalacak. O zaman da
Mesnevî'miz mânevî şeyhlik edecektir." (Eflâkî,
I, 441)
4 kardeşin sonuncusu olan Abdülvahid Çelebi de
yirmi yıl kadar dergâhta postta oturmuş; fakat
tahtta bulunan Sultan II. Abdülhamid'i (slt.
1876-1909) sık sık eleştirdiği için sarayla
arası pek iyi olmamıştır. Oldukça hareketli ve
biraz da Bektaşî-meşreb bir kişiliğe sahip olan
Çelebi, sarayın emriyle her ne kadar Konya
valilerinin gözetimi altında tutulmaya
çalışılmışsa da, o çeşitli bahaneler bularak
bunu ihlâl etmiştir. Abdülvahid Çelebi, yine
Sultan Abdülhamid'in Yıldız Sarayı'na karşılık
Meram'da Yıldız Köşkü yaptırmış, saray
faytonlarına benzer bir fayton imal ettirerek
Konya sokaklarında onunla dolaşmıştır. Çelebi
bütün bunlarla birlikte Konyalıların bütün
sıkıntılarına koşmuş, hükümetle problemi olan
insanlara çözümü için yardım etmiş, fakirlere
maddi yardımlarda bulunmuş ve bu hareketleriyle
de Konya halkının sevgisini kazanmıştır.
"Hz. Mevlânâ, padişahlardan, emirlerden, şehrin
büyüklerinden ve yardımsever zenginlerden
dergâha bağış olarak gelen para ve hediyeleri
Hüsâmeddin Çelebi'ye verir, ihtiyaçlar
giderildikten sonra kalanını müritlere ve
fakirlere dağıtılmasını emrederdi." (Eflâkî, II,
166; ayrıca bkz. Aynı eser, I, 281)
Abdülvahid Çelebi 1907 yılında Hakk'a
yürüdüğünde oğlu Abdülhalim Çelebi II geçmiştir.
Fakat, huy bakımından babasına oldukça benzeyen
Çelebinin makamda bulunduğunun ilk yıllarında
II. Meşrutiyet ilan edilmiş ve meşrutiyetçilerin
yanında yer aldığı gerekçesiyle makamdan
alınarak yerine Hz. Mevlânâ soyundan Necib
Çelebi oğlu Veled Çelebi (İzbudak) getirilmiştir
(1909).
"Demedim mi sana gitme oraya; seni tanıyan,
bilen benim ancak;
Şu yokluk serabında yaşayış kaynağın benim
ancak.
Kızsan da, bin yıllık yola gitsen de sonunda
gene bana gelirsin;
Varacağın yer benim ancak" (Hz. Mevlânâ, Divan-ı
Kebir, Gazel, III, 250)
Edib bir zat olan Veled Çelebi'nin şeyhlik
döneminde ise I. Dünya Savaşı çıkmış ve Çelebi,
Mevlevîlerden oluşturduğu bir alayla
(Mücâhidîn-i Mevleviyye) Kanal Harekâtına
katılmak için Şam tarafına gitmiştir. Osmanlı
topraklarının dört bir köşesindeki Mevlevîhâne
şeyhlerinin de katıldığı bu alay, herhangi bir
savaşa girmeden geri dönmüştür. 1919 yılında ise
Veled Çelebi şeyhlikten azledilmiş ve yerine
kendisinden önce makamda bulunan Abdülhalim
Çelebi II tekrar geçmiştir.
Abdülhalim Çelebi ilk kez makama geçtiği zaman
görevden alınışını haksızlık olarak
nitelendirmiş ve İttihad ve Terakkî'nin aldığı
bu azil kararını yıllarca içine sindirememiştir.
İttihatçıların siyasi etkinliği kaybolduktan
sonra ise Şeyhülislâma müracaat ederek 1919
yılında tekrar Makam Çelebiliğine getirilmiş; bu
dönemde Osmanlı Meclis-i Mebûsânı'nda da Konya
milletvekili olarak görev yapmıştır. İkinci
meşihatında da ancak bir yıl kalabilen Çelebinin
yerine Âmil Çelebi getirilmiştir.
Âmil Çelebi makama geçtiği vakit hayli yaşlı ve
rahatsızdı. Aynı yıl içerisinde vefat ettiği
zaman, yerine Abdülhalim Çelebi II üçüncü ve son
kez posta oturacaktır.
Son dönem Çelebileri arasında hayli renkli
kişiliğiyle Abdülhalim Çelebi bu üçüncü kez
makama geçişinde 1920-25 yılları arası meşihatta
bulunmuş; bu görevinin yanı sıra seçime ilk
sıradan girerek TBMM'ne Konya milletvekili
olarak katılmış ve M. Kemal Atatürk'ün ardından
seçimle Meclis Başkan Vekilliği (II. Başkan)
görevini üstlenmiştir. Çelebi bundan önce de
Millî Mücadele günlerinde göstermiş olduğu
başarılı tutumlarından dolayı TBMM tarafından
İstiklâl Madalyasıyla onurlandırılmıştır (21
Ekim 1923). Abdülhalim Çelebi milletvekilliği
sona erdikten sonra tekrar Konya'ya dönmüş bir
müddet dergâhın hizmetinde bulunmuş, sonra da
İstanbul'a giderek orada bir otel odasına
yerleşmiştir. Ama ne acıdır ki, bu otel odasının
balkonundan düşerek, ya da menfur bir olaya
kurban giderek vefat etmiştir (12 Ekim 1925). Bu
olaydan sonra ise makama Veled Çelebi (İzbudak)
ikinci kez geçmiştir (1925).
"Mezarımın başında oturur, o güzelim gözlerinden
çok yaşlar akıtırsın.
Benim ölümüme ağlar, gözlerini yumup benim
mazlumluğuma yaş dökersin.
İyisi mi o lütufların birazcığını ben ölmeden
önce şimdi söyle; o sözleri şimdi benim kulağıma
küpe et!
Toprağıma, mezarıma söyleyeceğin o sözleri, şu
gamlı kulağıma saç; şimdi söyle bana!" (Hz.
Mevlânâ, Mesnevî, VI, 2710-2713)
TBMM'de Yozgat ve Kastamonu
milletvekilliklerinde bulunan ve Mesnevî'nin
tamamını Türkçe'ye çeviren Veled Çelebi'nin
ikinci şeyhliği de uzun sürmemiş ve döneminde
çıkarılan Tekke ve Dergâhların kapatılması
kanunu ile ülkedeki bütün tekkeler gibi Mevlânâ
Dergahı da kapanmıştır (1925). M. K. Atatürk'ün
çocukluğu zaman zaman Selânik Mevlevîhânesi'nin
bahçesinde geçmiş ve bu yüzden Mevlânâ'yı ve
Mevlevîleri çok sevmektedir. Ama yeni kurulan
Türkiye Cumhuriyeti'nin mayasının tutabilmesi
için birçoğu aslından ve hatta İslâm'dan
uzaklaşan tarikatları kapatmak gerekiyordu. Bu
konuda F. Rıfkı Atay'la sohbet ederken
Atatürk'ün sarf ettiği şu sözler oldukça
mânidardır: "Karar gereğince Konya'da Mevlânâ
Dergâhı'nın da kapanmış olmasından üzgünüm.
Fakat istisna yapamam, buna çok üzülüyorum."
"Hey koca Sultan (Mevlânâ)! Evet bütün tekkeleri
kapattık; fakat senin kapın kapanmadı" (M. K.
Atatürk, Niyazi Ahmed Banoğlu, "Atatürk ve
Mevlânâ", Tarih ve Coğrafya Dünyası, Mevlânâ
Özel Sayısı, 15 Aralık 1959, s. 415-416)
"Mevlânâ, Müslümanlığı Türk ruhuna intibak
ettiren büyük bir reformatördür. Müslümanlık
aslında geniş manası ile müsamahalı ve modern
bir dindir. Mevlevîlik ise; Türk an'anesinin
Müslümanlığa nüfuz örneğidir. İlâhî bir
mûsıkînin ahengi içerisinde dönerek Allah'a
yaklaşma fikri, Türk dehasının, ileri görüş ve
düşüncesinin tabii bir ifadesidir." (M. K.
Atatürk, Dr. Celâleddin B. Çelebi, Hz. Mevlânâ
Okyanusundan..., Derleyen: Esin Çelebi Bayru, İl
Kültür Müdürlüğü Yay., Konya, 2002, s. 166 vd.)
Genç Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki tüm
tekkeler gibi Mevlânâ Dergâhı ve diğer
Mevlevîhâneler de kapanmıştır. Abdülhalim Çelebi
vefatından önce (1925) bu konuyu M. K.
Atatürk'le konuşmuş ve onun da onayını alarak
oğlu Mehmed Bâkır Çelebi'yi Halep'teki
Mevlevîhâneye Şeyh olarak atamıştır. İşte bu
tarihten itibaren Mevlevîliğin resmî merkezi
Suriye Devleti tarafından lağvedildiği 1944
yılına kadar Halep Mevlevîhânesi olmuştur.
Mehmed B. Çelebi Halep'te meşihatta bulunduğu
dönemde usulü gereğince Mevlevîliğe hizmet
ederken, Hatay'ın anavatana katılması hususunda
da hayli yardımları ve gayretleri olmuş; bu
yüzden Suriye'de hüküm süren Fransız
yetkililerinin tepkisini çekmiştir. Çelebi, daha
sonra Suriye ve orada bulunan Fransız idareciler
tarafından casuslukla itham edilmiş; bir aile
ziyareti için gittiği İstanbul'dan (1937) bir
daha Suriye'ye geri dönmesine izin
verilmemiştir. Bu dönemde ise Halep'teki
Mevlevîhânenin şeyhliğine kardeşi Şemsül Vahid
Çelebi vekâlet etmiş, ağabeyinin 1943 yılında
İstanbul'daki vefatından sonra ise Suriye
Hükümeti onun resmî makamını onaylamamış ve 1944
yılında Halep Mevlevîhânesi'ni de kapatarak bu
makamın resmen sona ermesine neden olmuştur.
"Makâm Çelebiliği 'mânevî' bir makâmdır, bir
gönül makâmıdır. Çelebi Hüsâmeddin, Sultan
Veled, Ulu Ârif Çelebi ve birçok Çelebi siyasî
bir otorite tarafından tayin edilmemişlerdir.
Makâm Çelebiliğinin büyük erkek evlâda intikali
gibi yine bu nur yolu'nun kurucuları tarafından
konulmuş kurallar vardır." (H. Hüseyin Top,
Mevlevî Usûl ve Âdâbı, s. 266)
Günümüzde ise;
Mehmed B. Çelebi'nin oğlu Celâleddin Bâkır
Çelebi, Suriye Hükümetinin 'kendi tabiyetlerine
geçerlerse Halep Mevlevîhânesi'nin zengin
vakıflarını tekrar kendisine verme' şartını
kabul etmeyip ailesiyle birlikte Anavatanına
geri dönmüş; İstanbul'a yerleşerek Hakk'a
yürüyüş tarihi olan 1996 yılına kadar gayretli
çalışmalarıyla yurt-içi ve dışında Mevlânâ
fikirlerini anlatmış; bununla birlikte Türk
kültür ve an'anesini tanıtmada bir elçi görevi
üstlenmiştir. Celâleddin B. Çelebi'nin bu
gayretli çalışmaları ilmi makamların da
dikkatini çekmiş ve hayatta olduğu dönemde
Selçuk Üniversitesi tarafından kendisine "Fahri
Doktorluk" unvanı verilmiştir (1989).
"Yaradan'ın 'Dön' (Ircı'î) emriyle bir gün
Ruhum vuslata erip, Allah'a kavuşunca,
Bedenim de toprak olunca,
Canlı cansız bütün zerrelerimle, sonsuzluğa
kadar
Yine de Hz. Muhammed'in ayağının tozu kalacağım
ben!" (Celâleddin B. Çelebi)
(Celâleddin B. Çelebi'nin hayatı ve çalışmaları
için bkz. Esin Çelebi Bayru, "Babam Celâleddin
Bâkır Çelebi", X. Millî Mevlânâ Kongresi
Tebliğler-I, Konya, 2002, s. 23-33; Dr.
Celâleddin B. Çelebi, Hz. Mevlânâ
Okyanusundan...)
Hz. Mevlânâ'nın 21. kuşaktan torunu olan
Celâleddin B. Çelebi'nin 13 Nisan 1996 günü
İstanbul'da vefat edip Konya'ya getirilerek
Üçler Mezarlığına defnedilmesinden sonra, başta
oğlu Faruk Hemdem Çelebi, kızı Esin Çelebi Bayru
ve diğer evlatları bu görevi üstlenmiştir.
Çelebi ailesi günümüz teknolojilerini de
kullanarak insanlara bu yol'u anlatmakta;
İnternet aracılığıyla da Mevlânâ'nın fikir ve
öğretilerini sadece ülkemize değil tüm dünya
insanlarının hizmetine sunmaktadırlar.
"Allah'a tekrar tekrar yemin ederim ki, bu mânâ
güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar bütün
dünyayı kaplayacak ve bütün ülkelere gidecektir.
Hiçbir mahfil ve meclis olmayacak ki, orada
Mesnevî okunmuş olmasın; hatta o dereceye
varacak ki, mâbedlerde zevk ve sefa yerlerinde
okunacak, bütün milletler bu sözlerle süslenecek
ve onlardan faydalanacaklardır." (Hz. Mevlânâ,
Eflâkî, I, 470)
"Allah'a hamd ve minnet olsun ki, bu hanedanın
çocuklarının çocuklarının çocukları erkek ve
kadın artmadadır. Onların temiz olan
nesillerinin aslı Adem'in nesli son buluncaya
kadar yeryüzünden eksik olmasın!" (Eflâkî'nin
duası, II, 387) |