|
HAZRET-İ
MEVLÂNÂ'NIN HAYATI
DR. SELAHADDİN HİDAYETOĞLU
Emekli S.Ü. İlahiyat Fak. Öğrt.
Üyesi
Yayın No: 59
Mevlânâ'nın asıl adı Muhammed
Celaleddîn'dir. Mevlânâ ve Rûmî de, kendisine sonradan
verilen isimlerdendir. Efendimiz manasına gelen Mevlânâ
ismi O'na daha pek genç iken Konya'da ders okutmaya
başladığı tarihlerde verilir. Bu ismi, Şemseddîn-i
Tebrîzi ve Sultan Veled'den itibaren Mevlânâ'yı sevenler
kullanmış, adeta adı yerine sembol olmuştur. Rûmî,
Anadolu demektir. Mevlânâ'nın, Rûmî diye tanınması,
geçmiş yüzyıllarda Diyâr-ı Rum denilen Anadolu ülkesinin
vilayeti olan Konya'da uzun müddet oturması, ömrünün
büyük bir kısmının orada geçmesi ve nihayet türbesinin
orada olmasındandır.
Doğumu
ve Nesebi
Mevlânâ'nın doğum yeri, bugünkü Afganistan'da bulunan,
eski büyük Türk Kültür merkezi Belh'tir. Mevlânâ'nın
doğum tarihi ise 30 Eylül 1207 (6 Rebiu'l-evvel, 604)
dir.
Asil
bir aileye mensup olan Mevlânâ'nın annesi, Belh Emiri
Rükneddin'in kızı Mümine Hatun; babaannesi, Harezmşahlar
(1157 Doğu Türk Hakanlığı) hanedanından Türk prensesi,
Melike-i Cihan Emetullah Sultan'dır. Babası, Sultânü'l-Ulema
(Alimlerin Sultanı) ünvanı ile tanınmış, Muhammed
Bahaeddîn Veled; büyükbabası, Ahmet Hatibi oğlu Hüseyin
Hatibi'dir. Eflâki'1ye göre Hüseyin Hatibi, ilmi deniz
gibi engin ve geniş olan bir alim idi. Din ilminin
üstadı ve alimlerin büyüklerinden sayılan, güzel şiirler
söyleyen Nişaburlu Raziyüddin gibi bir zat da
talebelerindendi. Kaynaklar2 ve Mevlânâ'nın sevgi
yolunda gidenler eserlerinde3 Sultânü'l-Ulema Bahaeddîn
Veled'in nesebinin, anne cihetiyle on dördüncü göbekte
Hazret-i Peygamber (a.s.)'in torunu Hazret-i Hüseyin'e,
baba cihetiyle de onuncu göbekte Peygamber
Aleyhisselam'ın seçilmiş dört dostundan ilki Hazret-i
Ebu Bekir Sıddık'a ulaştığını kaydediyorlar.
Babası
Bahaeddîn Veled Hazretleri'nin Şahsiyeti
Bahaeddîn Veled, 1150'de Belh'de doğmuş, babası ve
dedesinin manevi ilimleriyle yetişmiş; ayrıca Necmeddîn-i
Kübrâ (? - 1221)'dan feyz almıştır.4 Bahaeddîn Veled
bütün ilimlerde eşi olmayan, olgun mana sultanı idi.
İlahi hakikatler ve Rabbani ilimlerden meydana gelen
uçsuz bucaksız bir deniz gibi olan Bahaeddîn Veled,
Horasan Diyarının, en güç fetvaları halletmede, tek
üstadı idi ve vakıftan hiçbir şey almazdı; devlet
hazinesinden kendisine tahsis edilen maaşla geçinirdi.5
Kaynakların6 ittifakla rivayetine göre, devrinin
alimleri ve ulu müftüleri, Hazreti Muhammed'in manevi
işaretiyle, Bahaeddin Veled'e Sultânü'l-Ulemâ ünvanını
vermişlerdir. Bundan sonra da Bahaeddîn Veled bu ünvanla
yad edilmiştir. Alimler gibi giyinen Bahaeddîn Veled,
adeti üzere, sabah namazından sonra, halka ders okutur;
öğle namazından sonra dostlarına sohbette bulunur;
pazartesi günleri de bütün halka va'z ederdi. Va'zı
esnasında umumiyetle, Yunan filozoflarının fikirlerini
benimseyenlerin görüşlerini reddeder ve "Semavi (Allah'dan
olan ilahi) kitapları arkalarına atıp, filozofların
silik sözlerini önlerine alıp itibar edenlerin nasıl
kurtulma ümidi olur" 7 derdi. Bu arada Yunan felsefesini
okutan ve savunan Fahreddîn-i Râzi'ye ve ona uyan
Harezmşah'ın aleyhinde bulunur; onları bidat ehli
(dinde, peygamber zamanında olmayan, yeniden
beğenilmeyen şeyleri çıkaranlar) olarak görür ve şöyle
derdi: "Muhammed Mustafa'nın yürüyüşünden dahi iyi
yürüyüş, yolundan daha doğru bir yol görmedim" 8
Hazret-i Mevlânâ'nın Babası ile Belh'ten
Çıkışları ve Konya'ya Gelişleri
Esasen
tasavvuf ehline iyi gözle bakmayan ve bunların Harezmşah
katında saygı görmelerini çekemeyen Fahreddîn-i Râzi,
Bahaeddîn Veled'in açıkça kendi aleyhine tavır almasına
da çok içerlediğinden onu Harezmşah'a gammazladı.
Bahaeddîn Veled'in de gönlü Harezmşah'tan incindi ve
Belh'i terk etti. 9 Ancak araştırmacılar, Bahaeddîn
Veled'in Belh'ten göç etmesine sebep olarak, Moğol
istilasını gösterirler.
Sultânü'l-Ulema, aile fertleri ve dostlarıyla Belh
şehrini 1212-1213 tarihlerinde terk ettikten sonra Hacca
gitmeye niyet etmişti. Nişabur'a uğradı. Göç kervanıyla
Bağdat'a yaklaştığında, kendisine hangi kavimden
olduklarını ve nereden gelip nereye gittiklerini soran
muhafızlara Sultânü'l-Ulema Şeyh Bahaeddîn Veled şu
manidar cevabı verir: "Allah'dan geldik, Allah'a
gidiyoruz. Allah'dan başka kimsede kuvvet ve kudret
yoktur." 10 Bu söz Şeyh Şehabeddin-i Sühreverdi
(1145-1235)'ye ulaştığında: "Bu sözü Belhli Bahaeddîn
Veled"den başkası söyleyemez" dedi, samimiyetle ve
muhabbetle karşılamaya koştu. Birbirleriyle karşılaşınca
Seyh Sühreverdi, katırından inip nezaketle Bahaeddîn
Veled'in dizini öptü, gönülden hürmetlerini sundu.
Bahaeddîn Veled, Bağdat'ta üç günden fazla kalmadı ve
Kufe yolundan Kabe'ye hareket etti. Hac farizasını
yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam'a uğradı.
Bahaeddîn Veled, yanında biricik oğlu Mevlânâ olduğu
halde, göç kervanıyla Şam'dan Malatya'ya, oradan
Erzincan'a, oradan Karaman'a uğradılar. Karaman'da bir
müddet kaldıktan sonra, nihayet Konya'yı seçip oraya
yerleştiler.
Göç Yolunda Hazret-i Mevlânâ'ya
Teveccühte Bulunan Mutasavvıflar
Şeyh
Attar Hazretleri: Belh'i terk ettikten sonra Bağdat'a
doğru yola çıkan Bahaeddîn Veled, Nişabur'a vardığında
ziyaretine gelen Şeyh Feridüddin-i Attar
(1119-1221;1230) ile görüşüp sohbet eder. Sohbet
esnasında Şeyh Attar, Mevlânâ'nın nasiyesindeki
(alnındaki) kemali görür ve ona Esrar-name adlı eserini
hediye eder ve babasına da; "Çok geçmeyecek ki, bu senin
oğlun alemin yüreği yanıklarının yüreklerine ateşler
salacaktır." 11 der.
Şeyh-i
Ekber (Muhyiddin İbn'ül Arabi) Hazretleri: Sultânü'l-Ulema, Hac farizasını yerine getirdikten sonra
dönüşte Şam'a uğradı. Orada Şeyh-i Ekber Muhyiddin
İbnü'l-Arabi (1165-1240) ile görüştü. Şeyh-i Ekber,
Sultânü'l-Ulema'nın arkasında yürüyen Mevlânâ'ya
bakarak: "Sübhanallah! Bir okyanus bir denizin arkasında
gidiyor" 12 demiştir.
Hazret-i Mevlânâ'nın Evlenmesi
Karaman'da bulundukları 1225 tarihinde Mevlânâ,
babasının buyruğu ile itibarlı, asil bir zat olan
Semerkantlı Hoca Şerafeddin Lala'nın, huyu güzel, yüzü
güzel kızı Gevher Banu ile evlendi. Mevlânâ dünya evine
girdiğinde onsekiz yaşındadır.
Hazret-i Mevlânâ'nın, Konya'ya Yerleşmeleriyle İlgili
Yorumu şöyledir: "Hak Teala'nın Anadolu halkı hakkında
büyük inayeti vardır ve Sıddik-ı Ekber Hazretlerinin
duasıyla da bu halk bütün ümmetin en merhamete layık
olanıdır. En iyi ülke Anadolu ülkesidir; fakat bu
ülkenin insanları mülk sahibi Allah'ın aşk aleminden ve
deruni zevkten çok habersizlerdir. Sebeplerin hakiki
yaratıcısı Allah, hoş bir lütufta bulundu, sebepsizlik
aleminden bir sebep yaratarak bizi Horasan ülkesinden
Anadolu vilayetine çekip getirdi.
Haleflerimize de bu temiz toprakta konacak yer verdi ki,
ledünni (Allah bilgisine ve sırlarına ait) iksirimizden
(altın yapma hassamızdan) onların bakır gibi vücutlarına
saçalım da onlar tamamıyla kimya (bakışıyla, baktığı
kimseyi manen yücelten olgun insan); irfan aleminin
mahremi ve dünya ariflerinin hem demi (canciğer
arkadaşı) olsunlar." 13
Hazret-i Mevlânâ'yı Yetiştiren
Mutasavvıflar
Sultânü'l-Ulema Şeyh Bahaeddîn Veled
Hazretleri
Önceki
bahislerde şahsiyetini belirtmeye çalıştığımız Bahaeddîn
Veled, Mevlânâ'nın ilk mürşididir. Yani Mevlânâ'ya Allah
yolunu öğretip, tasavvuf usulünce hakikatleri ve sırları
gösteren tarikat şeyhidir. Bütün İslam aleminde yüksek
itibar ve şöhrete sahip olan Bahaeddîn Veled,
Selçuklulular'ın Sultanı Alâeddîn Keykubat'tan yakın
alaka ve sonsuz hürmet görür. Bahaeddîn Veled, 3 Mayıs
1228 tarihinde14 Selçukluların baş şehri Konya'yı
şereflendirip yerleştikden kısa bir süre sonra, son
derece samimi dindar olan Sultan Alâeddîn Keykubat
(saltanat müddesi 1219-1236), sarayında Bahaeddîn
Veled'in şerefine büyük bir toplantı tertip etti ve
bütün ileri gelenleriyle birlikte onun manevi terbiyesi
altına girdi.15 Sultaü'l-Ulemaya gönülden bağlı olan
Sultan Alâeddîn onu hayranlıkla şöyle över; "Heybetinden
gönlüm tir tir titriyor, yüzüne bakmaktan korkuyorum. Bu
eri gördükçe, gerçekliğim, dinim artıyor. Bu alem,
bendem korkup titrerken ben, bu adamdan korkuyorum, ya
Rabbi, bu ne hal? İyice inandım ki o, cihanda nadir
bulunan ve eşi benzeri olmayan bir Allah dostudur."16
Dünya sultanına hükmeden, eşsiz Allah dostu mana ve
gönül sultanı Bahaeddîn Veled, 24 Şubat, 1231 tarihinde
Cuma günü kuşluk vaktinde ebedi alemde göçtü.17 Geriye
Muhammed Celaleddîn gibi bir hayırlı oğul ile Maarif
gibi bir eser bıraktı. Sultânü'l-Ulema, sadece duygu ve
düşüncelerini açıkladı şöhret peşinde koşmadı.
Etrafındakilerini yetiştirdi ve onları daima aydınlattı.
Seyyid
Burhaneddin Hazretleri
Bahaeddîn Veled'in irtihâlinde Mevlânâ yirmi dört
yaşında idi. Babasının vasiyeti,18 dostlarının ve bütün
halkın yalvarmaları ile babasının makamına geçti,
oturdu.19 Mevlânâ, babasından sonra, Seyid Burhaneddin'i
buluncaya kadar bir yıl mürşidsiz kaldı. 1232 tarihinde
babasının değerli halifesi Seyyid Burhneddin-i
Muhakkık-ı Tirmîzi, Konya'ya geldi. Mevlânâ onun manevi
terbiyesi altına girdi.
Seyyid
Burhaneddin, mertebesi çok yüksek bir kamil mürşid idi.
Maarif adlı eseri20 irfanının delilidir. Kendisine,
daima kalblerde bulunan sırları bilmesinden dolayı,
Seyyid Sırdan denirdi.21 Seyyid Burhaneddin, ta çocukluk
yıllarında bir lala gibi omuzlarda taşıyıp
dolaştırdığı22 Mevlânâ'ya dedi ki: "Bilginde eşin yok,
seçkinsin. Ama baban hal (manevi makam) sahibiydi, sen
de onu ara, kalden (sözden) geç. Onun sözlerini iki
eline kavramışsın; fakat benim gibi onun haliyle de
sarhoş ol. Böylece de ona tam mirasçı kesil; cihana ışık
saçmada güneşe benze. Sen zahiren babanın mirasçısısın;
ama özü ben almışım; bu dosta bak, bana uy."23 Mevlânâ
babasının halifesinden bu sözleri duyunca samimiyetle
onun terbiyesine teslim oldu. Mevlânâ candan,
samimiyetle, Seyyid Burhaneddin'i babasının yerine koydu
ve gerçek bir mürşid bilerek gönülden, tam dokuz yıl24
ona hizmet etti. Bu zaman zarfında, o kamil mürşidin
kılavuzluğu ile mücahede (nefsi yenmek için gayret
sarfederek) ve riyazetle o kamil arifin feyizli sohbet
ve nefesleriyle pişti, olgunlaştı, baştan ayağa nur
oldu; kendinden kurtuldu, mana sultanı oldu. Nitekim,
Mesnevi'sindeki şu iki beyit, piştiğinin, kamil insan
mertebesine ulaştığının ifadesidir; "Piş, ol da
bozulmaktan kurtul... Yürü, Burhan-ı Muhakkık gibi nur
ol. Kendinden kurtuldun mu, tamamiyle Burhan olursun.
Kul olup yok oldun mu sultan kesilirsin." 25
Hazret-i Mevlânâ'nın Konya Dışına
Seyahati
Halep
ve Şam'a Gidişi
Mevlânâ, yüksek ilimlerde daha çok derinleşmek için,
Seyyid Burhaneddin'in izniyle Haleb'e gitti. Halaviyye
Medresesi'nde, fıkıh, tefsir ve usul ilimlerinde üstün
bir alim olan Adim oğlu Kemaleddin'den ders aldı.26
Mevlânâ, Halep'teki tahsilini bitirdikten sonra Şam'a
geçti. Burada, ilmi incelemeler yapmak için dört yıl
kaldı. Bu zaman zarfında Şam'daki alimlerle tanışıp,
onlarla sohbet etti.
Şam'da
Şems-i Tebrîzi Hazretleri ile Bir Anlık Görüşme
Eflâki'ye göre Mevlânâ, Şam'da Şemseddîn-i Tebrîzi ile
görüşmüştür; fakat bu görüşme kısa bir müddettir ve
şöyle cereyan etmiştir. Şemseddîn-i Tebrîzi, bir gün
halkın arasında, Mevlânâ'nın elini yakalayıp öper ve ona
"Dünyanın sarrafı beni anla!" diye hitap eder ve
kaybolur. 27 İşte bu sohbet veya bir anlık görüşme
tarihinden takriben sekiz sene sonra Şems, Konya'ya
gelecek ve Mevlânâ ile içli dışlı sohbet edecektir.
Hazret-i Mevlânâ Kamil Bir Mürşid
Yedi
yıl süren Halep ve Şam seyahatinden sonra Konya'ya dönen
Mevlânâ, Seyyid Burhaneddin'in arzusu üzerine birbiri
arkasına, candan istekle ve samimiyetle, üç çile
çıkardı. Yani üç defa kırkar gün (yüzyirmi gün) az
yemek, az içmek, az uyumak ve vaktinin tamamını ibadetle
geçirmek suretiyle nefsini arıttı. Üçüncü çilenin
sonunda Seyyid Burhaneddin, Mevlânâ'yı kucaklayıp öptü;
takdir ve tebrikle, "Bütün ilimlerde eşi benzeri olmayan
bir insan, nebilerin ve velilerin parmakla gösterdiği
bir kişi olmuşsun... Bismillah de yürü, insanların
ruhunu taze bir hayat ve ölçülemiyecek bir rahmete boğ;
bu suret aleminin ölülerini kendi mana ve aşkınla
dirilt." 28Dedi ve onu irşad ile görevlendirdi. Seyyid
Burhaneddin, daha sonra, Mevlânâ'dan izin alıp
Kayseri'ye gitmiş ve orada ebedi aleme göçmüştür
(1241-1242). Türbesi Kayseri'dedir. Mevlânâ Seyyid
Burhaneddin'in Konya'dan ayrılışından sonra, irşad
(Allah Yolunu gösterme) ve tedris (öğretim) makamına
geçti. Babasının ve dedelerinin usullerine uyarak beş
yıl bu vazifeyi başarı ile yaptı. Rivayete göre dini
ilimleri tahsil eden dört yüz talebesi 29 ve on binden
çok müridi 30 vardı.
Hazret-i Mevlânâ ile Hazret-i Şems'in Buluşmaları
Mevlânâ ile Şems, bu iki kabiliyet, bu iki nur, bu iki
ruh, nihayet buluştular, görüştüler. Bu tarihte Şems,
altmış, Mevlânâ, otuz sekiz yaşında idi. Bu iki ilahi
aşık, bir müddet yalnızca bir köşeye çekilerek
kendilerini tamamiyle Hakk'a verdiler ve gönüllerine
gelen ilahi ilhamlarla sohbetlere koyuldular. Sultan
Veled der ki: "Ansızın Şems gelip ona ulaştı; ona
maşukluk (sevilen, sevgili olmanın) hallerini anlattı,
açıkladı. Böylece de sırrı yücelerden yüceye vardı.
Şems, Mevlânâ'yı şaşılacak bir aleme çağırdı, öyle bir
aleme ki, ne Türk gördü o alemi ne Arap." 31
Hazret-i Mevlânâ ile Şems Hakkında
Mevlânâ, Şems ile Konya'da buluştuğu zaman tamamiyle
kemale ermiş bir şahsiyetti. Şems, Mevlânâ'ya ayna oldu.
Mevlânâ, Şems'in aynasında gördüğü kendi eşsiz
güzelliğine aşık oldu. Diğer bir ifadeyle Mevlânâ,
gönlündeki Allah aşkını Şems'te yaşattı.32 Mevlânâ'nın
Şems'e karşı olan sevgisi, Allah'a olan aşkının
miyarıdır (ölçüsüdür). Çünkü Mevlânâ, Şems'te Allah
cemalinin parlak tecellilerini görüyordu. Mevlânâ
açılmak üzere bir güldü. Şems ona bir nesim oldu.
Mevlânâ bir aşk şarabı idi, Şems ona bir kadeh oldu.
Mevlânâ zaten büyüktü, Şems onda bir gidiş, bir neşve
değişikliği yaptı. 33 Şems ile Mevlânâ üzerine söz
tükenmez. Son söz olarak şöyle söyleyelim, Şems,
Mevlânâ'yı ateşledi, ama karşısında öyle bir volkan
tutuştu ki, alevleri içinde kendi de yandı.34
Şems-i
Tebrîzi Hazretleri'nin Konya'dan Ayrılışı
Şems
ile buluşan Mevlânâ, artık vaktini Şems'in sohbetine
hasretmiş, Şems'in nurlarına gömülüp gitmiş, bambaşka
bir aleme girmişi. Şems'in cazibesinde yana yana
dönüyor, ilahi aşkla kendinden geçercesine Sema
ediyordu. Bu iki ilahi dostun sohbetlerindeki mukaddes
sırrı idrakten aciz olanlar, ileri geri konuşmaya
başladılar. Neticede Şems, incindi ve Mevlânâ'nın
yalvarmalarına rağmen, Konya'dan Şam'a gitti (14 Mart,
1246 Perşembe). 35
Hazret-i Şems'in Konya'ya Dönüşü
Şems'in ayrıldığında derin bir ızdıraba düşen Mevlânâ,
manzum olarak yazdığı güzel bir mektubu, Sultan Veled'in
başkanlığındaki kafileyle Şam'a, Şems'e gönderdi. Sultan
Veled, kafilesiyle Şam'a vardı, Şems'i buldu ve
babasının davet mektubunu, hediyelerle birlikte,
saygıyla Şems'e sundu. Şems, "Muhammedi tavırlı ve
ahlaklı Mevlânâ'nın arzusu kafidir. Onun sözünden ve
işaretinden nasıl çıkabilir." 36 diyerek, Mevlânâ'nın
davetine icabet etti ve 1247'de, Sultan Veled'in
kafilesiyle, Konya'ya döndü.
Hazret-i Şems'in Kayboluşu
Şems'in Konya'ya geri gelmesine herkes sevindi. Mevlânâ
da hasretin sıkıntılarından kurtuldu. Artık Şems'in
şerefine ziyafetler verildi, Sema meclisleri tertip
edildi. Fakat huzurla, muhabbetle, dostluk içinde geçen
günler pek çok sürmedi, dedikodular ve can sıkısı
durumlar yeniden başladı. Şems, o bahtsız dedikoducu
topluluğun yine kinle dolduğunu, gönüllerinden sevginin
uçup gittiğini, akıllarının nefislerine esir olduğunu
anladı ve kendisini ortadan kaldırmaya uğraştıklarını
bildi, Sultan Veled'e dedi ki: "Gördün ya azgınlıkta
yine birleştiler. Doğru yolu göstermekte, bilginlikte
eşi olmayan Mevlânâ'nın huzurundan beni ayırmak,
uzaklaştırma, sonra da sevinmek istiyorlar. Bu sefer
öylesine bir gideceğim ki, hiç kimse benim nerede
olduğumu bilmeyecek. Aramaktan herkes acze düşecek,
kimse benden bir nişan bile bulamayacak. Böylece bir çok
yıllar geçecek de yine kimse izimin tozunu bile
göremeyecek."37 İşte Sultan Veled'e böyle yakınan Şems,
1247-1248 tarihinde Konya'dan ansızın gidip kayboldu. 38
Şems'in kayboluşundan sonra Mevlânâ, herkesten onun
haberini soruyordu. Kim onun hakkında aslı esası olmayan
bir haber bile verse ve Şems'i falan yerde gördüm dese,
bu müjde için sarığını ve hırkasını vererek şükranelerde
bulunuyordu. Bir gün bir adam, Şems'i Şam'da gördüm diye
haber verdi. Mevlânâ buna, tarif edilemeyecek şekilde
sevindi ve o adama, üstünde nesi varsa bağışladı.
Dostlarından birisi, bu adamın verdiği haber yalandır, o
Şems'i görmemiştir, dediğinde Mevlânâ şu cevabı
vermiştir. "Evet, onun verdiği bu yalan haber içinde
üstümde neyim varsa verdim. Eğer, doğru haber verseydi,
canımı verirdim." 39
Hazret-i Mevlânâ'nın, Şems-i Tebrîzi Hazretleri'ni
Aramak İçin Şam'a Gidişi
Mevlânâ, Şems'i çok aradı. Onun ayrılığıyla, gönülleri
yakan, sızlatan, nice şiirler söyledi. Onu aramak için
iki kere Şam'a gitti. Yine Şems'i bulamadı. Bu son iki
seyahatin tarihleri kesin olarak bilinmemekle beraber,
büyük bir ihtimalle 1248-1250 yılları arasında olduğu
söylenebilir. Sultan Veled'in ifadesiyle Mevlânâ, Şam'da
suret bakımından Tebrizli Şems'i bulamadı ama, mana
yönünden onu, kendisinde buldu. Ay gibi kendi varlığında
beliren Şems'i, kendinde gördü ve dedi ki: "Beden
bakımından ondan ayrıyım ama, bedensiz ve cansız ikimiz
de bir nuruz. Ey arayan kişi! İster onu gör, ister beni.
Ben O'yum O da ben." 40
Mesnevi'nin Yazılışı
Eflâki, Mesnevi'nin yazılıp tamamlanmasını anlattığı
bahiste diyor ki: "Mevlânâ Hazretleri, asil kişilerin
sultanı Çelebi Hüsameddin'in cazibesi ile heyecanlar
içerisinde Sema ederken, hamamda otururken, ayakta,
sükunet ve hareket halinde daima Mesnevi'yi söylemeye
devam etti. Bazen öyle olurdu ki, akşamdan başlayarak
gün ağarıncaya kadar birbiri arkasından söyler,
yazdırırdı. Çelebi Hüsameddin de bunu sür'atle yazar ve
yazdıktan sonra hepsini yüksek sesle Mevlânâ'ya okurdu.
Cilt tamamlanınca Çelebi Hüsameddin, beyitleri yeniden
gözden geçirerek gereken düzeltmeleri yapıp tekrar
okurdu."41 Bu şekilde dikkatlice 1259-1261 yılları
arasında yazılmaya başlanılan Mesnevi, 1264-1268 yılları
arasında sona erdi. 42
Hazret-i Mevlânâ'nın Baki Aleme Göçüşü
Mevlânâ, Çelebi Hüsameddin ile tam on beş sene güzel
demler, hoş safalar sürdü. Bu müddet zarfından
bahtsızların fitne ve hücumundan uzak, huzur ve sürur
içinde yaşadı. Dostları onun cemalinin nuruna pervane
olmuşlardı. Mevlânâ, artık son anlarını yaşadığını,
özlediği ebedi cemal alemine kavuşacağını anlamıştı.
Ansızın hastalanıp yatağa düştü. Mevlânâ'nın hastalık
haberi Konya'da yayıldığı zaman ahali, şifalar dilemeye,
gönlünü, duasını almaya geliyorlardı.
Şeyh
Sadreddin (? - 1274) de talebeleriyle birlikte
Mevlânâ'ya geçmiş olsun demeye geldi ve çok üzüldüğünü
beyan edip, "Allah yakın zamanda şifalar versin.
Hastalık ahirette derecenizin yükselmesine sebeptir. Siz
alemin canısınız, inşaallah yakın zamanda tam bir
sıhhate kavuşursunuz" diye temennide bulundu. Bunun
üzerine Mevlânâ: "Bundan sonra Allah sizlere şifa
versin. Aşıkın maşukuna kavuşmasını ve nurun nura
ulaşmasını istemiyor musun?" dedi. Şeyh Sadreddin,
yanındakilerle birlikte ağlayarak kalkıp gitti.43
Mevlânâ, dostlarına ve aile efradına, bu dünyadan
göçeceğine üzülmemelerini söylüyordu, fakat onlar,
benden de olsa, bu ayrılığı kabullenemiyorlar, ağlayıp
inliyorlardı. Mevlânâ'nın hanımı, Mevlânâ'ya hitaben;
"Ey alemin nuru, ey ademin canı! Bizi bırakıp nereye
gideceksin?"44 diyerek ağlıyor ve ilave ediyordu.
"Hudavendigar Hazretlerinin dünyayı hakikat ve manalarla
doldurması için üç yüz veya dört yüz yıllık ömrünün
olması lazımdı." Mevlânâ cevaben, "Niçin? Niçin? Biz ne
Firavun ve ne de Nemrud'uz, bizim toprak alemiyle ne
işimiz var, bize bu toprak aleminde huzur ve karar nasıl
olur? Ben insanlara faydam dokunsun diye dünya
zindanında kılmışım, yoksa hapishane nerede ben nerede?
Kimin malını çalmışım? Yakında Allah'ın sevgili
dostunun, Hazret-i Muhammed'in yanına döneceğimiz
umulur" dedi. 45
Hazret-i Mevlânâ'nın Vasiyeti
"Ben
size, gizli ve aleni, Allah'dan korkmanızı, az yemenizi,
az uyumanızı, az söylemenizi, günahlardan çekinmenizi,
oruç tutmaya ve namaz kılmaya devam etmenizi, daima
şehvetten kaçınmanızı, halkın eziyet ve cefasına
dayanmanızı avam ve sefihlerle düşüp kalkmaktan uzak
bulunmanızı, kerem sahibi olan salih kimselerle beraber
olmanızı vasiyet ederim. İnsanların hayırlısı, insanlara
faydası dokunandır. Sözün hayırlısı da az ve öz
olanıdır. Hamd, yalnız tek olan Allah'a mahsustur.
Tevhid ehline selam olsun."46 İrfan ve sevgi güneşi
Mevlânâ, 5 Cemaziye'l-ahir, 672 (17 Aralık 1273) Pazar
günü gurup vakti, bütün parlaklığı ile, bütün
güzellikleriyle gülerek ebediyet aleminin asumanına
doğdu. Mevleviler, o geceye Şeb-i Arus derler.
Hazret-i Mevlânâ'nın Cenaze Merasimi ve
Cenaze Namazı
Müslüman olan, müslüman olmayan, küçük büyük ne kadar
Konyalı varsa hepsi, Mevlânâ'nın cenaze merasimine
katıldı. Müslümanlar, müslüman olmayanları sopa ve
kılışla savmaya çalışarak onlar: "Bu merasimin sizinle
ne ilgisi vardır? Bu din sultanı Mevlânâ bizimdir, bizim
imamımızdır" diyorlardı. Onlar da şu cevabı
veriyorlardı. "Biz Musa'nın ve bütün peygamberlerin
hakikatini onun sözlerinden anlayıp öğrendik. Kendi
kitaplarımızda okuduğumuz olgun peygamberlerin huy ve
hareketlerini onda gördük. Sizler nasıl onun muhibbi ve
müridi iseniz, biz de onun muhibbiyiz. Mevlânâ
Hazretleri'nin zatı, insanlar üzerinde parlayan ve
onlara iyilikte, cömertlikte bulunan hakikatler
güneşidir. Güneşi bütün dünya sever. Bütün evler onun
nuruyla aydınlanır. Mevlânâ ekmek gibidir. Hiç kimse
ekmeğe ihtiyaç duymamazlık edemez. Ekmekten kaçan hiçbir
aç gördünüz mü?" 47
Mevlânâ'nın vasiyeti üzerine Şeyh Sadreddin, Mevlânâ'nın
namazını kıldırmak üzere niyetlendiğinde dayanamayıp
baygınlık geçirdi. Bunun üzerine namaza Kadı Siraceddin
imamlık etti. 48
Hazret-i Mevlânâ'ya Yeşil Kubbe
Mevlânâ'ya Yeşil Kubbe denilen türbe, Sultan Veled ile
Alameddin Kayser'in gayreti ve Emir Pervane'nin eşi
(Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in kızı) Gürcü Hatun'un
yardımıyla Çelebi Hüsameddin zamanında yapıldı.49
Türbenin mimarı Tebrizli Bedreddin'dir.50 Selimoğlu
Abdülvahid adlı bir sanatkar da Mevlânâ'nın kabri
üzerine, Selçuklu oymacılığının şaheseri olarak kabul
edilen, büyük bir ceviz sanduka yaptırmıştır. 51 Bu
sanduka bu gün, Sultan'ül-Ulema Bahaeddîn Veled'in kabri
üzerindedir.
Hazret-i Mevlânâ'nın Ölüme ve Mezara Bakışı
"Ölüm
günümde tabutum yürüyüp gitmeye başladı mı, bende bu
cihanın gamı var, dünyadan ayrıldığıma tasalanıyorum
sanma; bu çeşit şüpheye düşme, bana ağlama, yazık yazık
deme. Şeytanın tuzağına düşersem işte hayıflanmanın
sırası o zamandır. Cenazemi görünce ayrılık ayrılık
deme. O vakit benim buluşma ve görüşme zamanımdır. Beni
kabre indirip bırakınca, sakın elveda elveda deme; zira
mezar cennetler topluluğunun perdesidir. Batmayı gördün
ya, doğmayı da seyret. Güneşe ve aya batmadan ne ziyan
geliyor ki? Sana batmak görünür, ama o, doğmaktır. Mezar
hapis gibi görünür, ama o, canın kurtuluşudur. Hangi
tohum yere ekildi de bitmedi? Ne diye insan tohumunda
şüpheye düşüyorsun? Hangi kova kuyuya salındı da dolu
dolu çıkmadı? Can Yusuf'u ne diye kuyuda feryad etsin?Bu
tarafta ağzını yumdun mu o tarafta aç. Zira senin
hay huyun, mekansızlık aleminin fezasındadır." 52
Hazret-i Mevlânâ'nın Ziyaretçilerine Seslenişi
"Kardeş, mezarıma defsiz gelme; çünkü Allah meclisinde
gamlı durmak yaraşmaz. Hak Teala beni aşk şarabından
yaratmıştır. Ölsem, çürüsem bile, ben yine o aşkım." 53
"Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız?
Bizim
mezarımız ariflerin gönüllerindedir." 54
Hz. Mevlânâ
Hazreti Mevlânâ sararmış yüzlü ve ince vücutlu idi. Bu
sararmış ve zayıf bünyesinde öyle bir nur ve hayvet
vardı; gözleri o kadar kesin ve çekici idi ki, kimse
dikkatle bakamazdı.55 Mevlânâ başına, bilginlere mahsus
bir şekilde sarık sarar, taylasan (sarıktan sarkan uç)
bırakırdı. Sırtına da, bilginlerin giydikleri gibi, bol
geniş kollu bir hırka giyerdi. 56 Şems'in kaybolmasından
kırk gün sonra, ömrünün sonuna kadar, beyaz sarık yerine
duman renkli bir sarık sardı ve Yemen ve Hint kumaşından
yaptığı fereci (göğsü açık uzun kollu cübbe) giydi. 57
Hazreti Mevlânâ'nın Tasavvufu, hiç bir zaman bir bilgi
sistemi yahut hayali bir idealizm değildir. Onun
tasavvufu irfan, tahakkuk, aşk ve cezbe aleminde
olgunlaşmadır. Mevlânâ hayattan hiç bir zaman el etek
çekmez, miskinliği reddeder; hayatı hayatın içinde
yaşatır. Onun tasavvufu dünyayı şöyle algılar; "Dünya
nedir? Allah'tan gafil olmaktır. Kumaş, para, ölçüp
tartarak ticaret yapmak ve kadın; dünya değildir." "Din
yolunda sarf etmek üzere kazandığın mala Peygamber ne
güzel mal demiştir." "suyun geminin içinde olması
geminin helakidir. Gemi altındaki su ise gemiye; geminin
yürümesine yardımcıdır..."58
Hazreti Mevlânâ'nın tasavvufunda gaye, kulluk ve
yokluktur.
Hazreti Mevlânâ'nın tasavvufunda yaratılışın, hayatın
manası aşktır. Aşk ise kimseye niyazı, ihtiyacı olmayan
Allah'ın vasıflarındandır. Ondan başkasına aşık olmak da
geçici bir hevestir. Yaratılışın sebebi, bütün
hastalıkların tabibi; böbürlenmenin, bencilliğin devası,
elemlerin merhemi ilahi aşktır. "Aşk, o şuledir ki
parladı mı sevgiliden başka ne varsa hepsini yakar" 59
Mevlânâ'nın tasavvufunda esas, gönül sahibine erişmek ve
cevher olmaktır. Hazreti Mevlânâ şöyle buyurur; "Allah
ile oturup kalmak isteyen kişi, veliler huzurunda
otursun." "Velilerin huzurunda kesilirsen, helak oldun
gitti. Çünkü sen külli olmayan bir cüz'sün" 60
Hazreti Mevlânâ'nın İslâmiyeti anlayış tarzı ise
şöyledir; Mevlânâ, 'Muhakkak ki sizin, Allah'ın yanında
en kerim olanınız Allah'tan çok korkup günah
işlemeyeninizdir'61 mealindeki ayetin şuuruyla daima
Kur'ân hükümlerinin adabına riayet ederek Allah'ın haram
kıldığı şeylerden çekinmiş; hülasa Allah'tan kendisini
uzaklaştıracak şeylerin hepsinden daima sakınmış, gerçek
takva bir şahsiyettir. 62
Mevlânâ şu rubaisiyle Kur'ân-ı Kerim'e ve Hazreti
Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesellem'e bağlılığını
apaçık ilan ederek; "Cânım bedenimde oldukça Kur'an'nın
kuluyum; Seçilmiş Muhammed'in yolunun toprağıyım.
Birisi, sözlerimden, bundan başka bir söz naklederse, O
nakledenden de bezmişim ben, bu sözden de bezmişim"63
demektedir.
Mevlâna'nın bir kamil mürşit olarak manevi vazifesi,
yaratılışın gayesi çevresinde, insanların hidayetine ve
ebedi saadetine vesile olabilmektir. Bu ilahi gayenin
gayreti ve yüklediği manevi vazifenin şuuruyla; "Biz
pergel gibiyiz. Bir ayağımız Şeri'at'de (ayet, hadis,
icma-i ümmet ve kıyas-ı fukaha üzerine kurulmuş olan din
kaidelerinde) sağlamca durur, öteki ayağımız yetmiş iki
milleti dolaşır" 64 demektedir.
DİPNOTLAR:
1-
EFLÂKÎ, Ahmed, Ariflerin Menkıbeleri (Tahsin Yazıcı
Çevirisi), Şark İslâm Klasikleri: 26, Milli Eğitim
Basımevi, İstanbul, 1964 C, l(1/3)
2-
SİPEHSALAR, Feridun b Ahmed, Risale-i Sipehsalar ve
Menâkıb-ı Hazret-i Hüdavendigar (M. Bahârî Tercümesi),
Der, Saadet,1331. s.15, EFLÂKÎ, a.g.e., C. (1/1) c-
CAMÎ, Nefehatül-Üns (Lamii Terc.). İstanbul, 1289, s.
514
3-
BEYTUR, Midhat Bahâri, Dîvân-ı Kebîrden Seçme Şiirler,
Milli Eğitim Basımevi,İstanbul, 1965, s. XVIII, TAHİRÜ'L
MEVLEVÎ, Mesnevî Şerhi, Ahmed Said Matbaası, İstanbul,
1963,C. Is. 19
4-
CAMÎ, a.g.e., s. 513-514
5-
SİHEPSALAR, a.g.e., s. 16
6-
SULTAN VELED, İbtidâ-Nâme (Abdülbaki Gölpınarlı
Çevirisi), Ankara, 1976, s. 237-238, SİPEHSALAR, a.g.e.,
s.17-18 c-EFLÂKÎ, a.g.e., C.l (1/5)
7-
SİPEHSALAR, a.g.e., s. 19-20
8-
GÖLPINARLI, Abdülbaki, Mevlâna Celâleddîn, İnkılap
Kitabevi, İstanbul, 1985,. s.40
9-
SİPEHSALAR, a.g.e., s. 19-20, EFLÂKÎ, a.g.e., C. l (1/5)
10-
EFLÂKÎ, a.g.e., C. 1(1/10)
11-
DEVLETŞÂH, Devletşâh Tezkiresi (Necati Lugal Çevirisi,
Tercüman 1001 Temel Eser:112, İstanbul 1977, s. 249
12-
BEYTUR, Midhat Bahârî, Mesnevî Gözüyle Mevlâna,
Şiirleri, Aşk ve Felsefesi, Sulhi Garan Mevlâna,
İstanbul, 1965, s. 91
13-
EFLÂKÎ, a.g.e., C. l (3/116)
14- B.
ÇELEBİ, Celâleddîn, Kongreye Katılan Delegeler Adına
Bitiş Konuşması, S.Ü. 1.Milli Mevlâna Kongresi 3-5 Mayıs
1985, Konya Tebliğler, S.Ü. Basımevi, Konya,1986. s. 449
15-
EFLÂKÎ, a.g.e., C.l (1/22)
16-
SULTAN VELED, a.g.e., s. 242
17-
EFLÂKÎ, a.g.e., C.l (1/24)
18-
DEVLETŞÂH a.g.e., s. 250
19-
SULTAN VELED, a.g.e., s. 244
20-
Türkiye İş Bankası Yayınları - 134, Ankara, s. 206
21-
EFLÂKÎ, a.g.e., C. l (2/1)
22-
EFLÂKÎ, a.g.e., C.l (2/1)
23-
SULTAN VELED a.g.e., s. 246
24-
SULTAN VELED, a.g.e., s.248
25-
MEVLÂNA, Mesnevî , (Veled Çelebi İzbudak Tercümesi),
Şark-İslâm Klasikleri: l, Milli Eğitim Basımevi,
İstanbul, 1960, C.2, b. 1319,1320
26-
SİPEHSALAR, a.g.e. s; 111, EFLÂKÎ a.g.e., C.l (1/24)
27-
EFLÂKÎ a.g.e., C. l (3/9)
28-
EFLÂKÎ a.g.e., C.l (3/9)
29-
DEVLETŞÂH, a.g.e., s. 50
30-
SULTAN VELED, a.g.e., s. 248
31-
SULTAN VELED, a.g.e., s. 249-250
32-
BEYTUR, Midhat Bahârî, Dîvân-ı Kebîr'den Seçmeler, s.XXX
33-
BEYTUR, Midhat Bahârî, Dîvân-ı Kebîr'den Seçmeler, s.XXX
34-
TARLAN, Ali Nihat, Mevlâna, Hareket Yayınları: 53,
İstanbul, 1974, s.35
35-
SULTAN VELED, a.g.e., s. 55, SİPEHSALAR a.g.e., s. 172
36-
SİPEHSALAR, a.g.e., s.64
37-
SULTAN VELED, a.g.e., s. 64
38-
SULTAN VELED, a.g.e., s. 64
39-
EFLÂKÎ a.g.e., C.2 (4/51)
40-
SULTAN VELED a.g.e., s. 73
41-
EFLÂKÎ a.g.e., C.2 (6/3)
42-
FİRUZANFER, Bediüzzaman, Mevlâna Celâleddîn (F. Nafiz
Uzluk Çevirisi), Şark İslâm Klasikleri İçin Yardımcı
Eserler: 2, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1963, s.
212
43-
EFLÂKÎ, a.g.e., C.2 (3/569)
44-
EFLÂKÎ, a.g.e., C.2 (3/571)
45-
EFLÂKÎ, a.g.e., C.2 (3/565)
46-
EFLÂKÎ, a.g.e., C.2 (3/574), CAMÎ, a.g.e., s. 519
47-
SULTAN VELED, a.g.e., s. 153, EFLÂKÎ, a.g.e., C.2
(3/580)
48-
SİPEHSALAR, a.g.e., s. 156
49-
EFLÂKÎ, a.g.e., C.2 (6/9)
50-
EFLÂKÎ, a.g.e., C. 1(3/320)
51-
MEVLÂNA, Celâleddîn, Mecâlîs-i Seb'a, F.Nafiz Uzluk
Basımı, Bozkurt Basımevi, İstanbul, 1937, Mukaddime, s.
105
52-
MEVLÂNA, Celâleddîn, Dîvân-Kebîr (Abdulbaki Gölpınarlı
Çevirisi), Remzi Kitabevi,
Yükselen Matbaası, İstanbul, 1959 C. 111., s.169
MEVLÂNA, Celâleddîn, Külliyat-ı Dîvân-ı Şems-i Tebrîzi,
Çap-u İntişarat-ı Meri-i Kebîr, 1345 Hicri Şemsi, Gazel
911
53-
GÖLPINARLI, Abdülbaki, Mevlâna Celâleddîn, İnkılap
Kitabevi, İstanbul, 1985, s. 132, Mevlâna, Celâleddîn,
Külliyat-ı Dîvân-ı Şems-i Tebrîzi, Gazel 683
54- Bu
beyit, Mevlâna'nındır diye rivayet edilir.
55-
FİRÜZANFER, Bediüzzaman, a.g.e., s. 190
56-
EFLÂKÎ, a.g.e., C.l (3/9)
57-
EFLÂKÎ, a.g.e., C.2 (4/93)
58-
MEVLÂNA, Mesnevî , C. l b: 983-989
59-
MEVLÂNA, Mesnevî , C.5. s:588
60-
MEVLÂNA, Mesnevî , C.2, b: 2163-2165
61-
KUR'AN El-Hucarat (49), 13
62-
SİPEHSALAR, A.G.E., S. 59-60
63-
MEVLÂNA, Celâleddîn, Külliyât-ı Dîvân-ı Şems-i Tebrîzi,
Rubaiyyat: 1331
64-
BEYTUR, Midhat Bahârî, Mesnevî Gözüyle Mevlâna, s.103
BİBLİYOGRAFYA:
ANBARCIOĞLU, Meliha, Sultanü'l-Ulemâ
Bahâeddîn Veled'in Hayatı, Eseri ve Düşünceleri, S.Ü. 1.
Milli Mevlâna Kongresi 3-5 Mayıs, 1985, Konya,
Tebliğler, S.Ü. Basımevi, Konya, 1986
B.
ÇELEBİ, Celâleddîn, Kongreye Katılan Delegeler Adına
Bitiş Konuşması, S.Ü. 1. Milli Mevlâna Kongresi, 3-5
Mayıs, 1985, Konya, Tebliğler, S.Ü. Basımevi, Konya,
1986
BEYTUR, Midhat Baharı, Dîvân-ı Kebîr'den Seçme Şiirler,
Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1965
BEYTUR, Midhat Bahârî, Mesnevî Gözüyle Mevlânâ,
Şiirleri, Aşk ve Felsefesi, Sulhi Garan Matbaası,
İstanbul, 1965
CÂMÎ,
Nefehatü'l, Üns, Lamii Tercümesi, İstanbul, 1289
DEVLETŞÂH, Devletşah Tezkiresi (Necati Lugal Çevirisi),
Tercüman 1001 Temel Eser: 112, İstanbul, 1977
EFLÂKÎ, Ahmed, Ariflerin Menkıbeleri (Tahsin Yazıcı
Çevirisi), Şark İslâm Klasikleri: 26, Milli Eğitim
Basımevi, İstanbul, 1964
FİRÜZANFER, Bediüzzaman, Mevlâna Celâleddîn (F. Nafiz
Uzluk Çevirisi), Şark İslâm Klasikleri için Yardımcı
eserler: 2, Milli Eğitim Basımevi İstanbul 1963
GÖLPINARLI, Abdülbaki, Mevlâna Celâleddîn, İnkılap
Kitabevi, İstanbul 1985
MANSUROĞLU, Mecdut, Sultan Veled'in Türkçe Manzumeleri,
İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Yay: 765, İstanbul, 1958
MEVLÂNA, Celâleddîn, Dîvân-ı Kebîr (Abdülbaki Gölpınarlı
Çevirisi), Remzi Kitabevi, Yükselen Matbaası, İstanbul
1959
MEVLÂNA, Celâleddîn, Külliyat-ı Dîvân-ı Şems-i Tebrizi,
Çap-u İntişarat-ı Emir-i Kebîr 1345 Hicri, Şemsi
MEVLÂNA, Celâleddîn, Mecalis-i Seb'a F. Nafiz Uzluk
Basımı, Bozkurt Basımevi, İstanbul, 1937
MEVLÂNA, Celâleddîn, Mektuplar (Abdülbaki Gölpınarlı
Çevirisi), İnkılap ve Aka Kitabevleri, Yeni Matbaa,
İstanbul, 1963
MEVLÂNA, Celâleddîn, Mesnevî (Veled Çelebi İzbudak
Tercümesi), Şark İslâm Klasikleri: 1 Milli Eğitim
Basımevi, İstanbul, 1960
SEYYİD
BUHRANEDDİN Muhakkak-Tirmizi, Maarif (Abdülbaki
Gölpınarlı Çevirisi), Türkiye iş Bankası Yayınları -
134, Ankara
SİPEHSÂLÂR, Feridun b. Ahmed, Risale-i Sipehsalar be
Menâkıb-ı Hazret-i Hudavendigar (M. Bahârî Hüsami
Tercümesi), Der-Saadet, 1331
SULTAN
VELED, İbtidâ-Nâme (Abdülbaki Gölpınarlı Çevirisi),
Ankara, 1976
ŞEMS-İ
TEBRÎZİ, Makalat (M.Nuri Gençosman çevirisi), Hürriyet
Yayınları: 81, İstanbul 1954
TAHİRÜ'L MEVLEVÎ, Mesnevî Şerhi, Ahmet Said Matbaası,
İstanbul, 1963
TARLAN, Ali Nihat, Mevlâna, Hareket Yayınları: 53,
İstanbul, 1974
|