|
HAZRET-İ
MEVLÂNÂ'NIN DOSTLARI
ŞEFİK CAN (Mesnevîhan)
Büyük veliler güneş manzumesine
benzerler; onlar birer güneş gibi etrafa ışık saçarak
karanlıkları aydınlatırlar. Etrafında bulunanlar da
onların uyduları gibidir.
İşte
Hazreti Mevlâna'nın etrafında bulunan o büyük insanlar
adeta güneşin etrafındaki uydular gibi O'nu
tamamlamakta, O'ndan aldıkları ışıkları da etraflarına
saçmakta, bilgisizlik karanlığını aydınlatmaktadırlar.
Bu bakımdan Hazreti Mevlâna'yı mütalaa ederken O'nun
etrafında bulunan o büyük insanları da ilahi birer uydu
olarak kabul etmek, onların da görüşlerinden,
fikirlerinden yararlanmak gerekmektedir.
Büyük
şair Yahya Kemal merhumun dediği gibi; "Ruh ufuksuz
yaşamaz…" İşte Hazreti Mevlâna, önce Şems-i Tebrîzi'de,
sonra Selahaddin-i Zerkubî'de, daha sonra Hüsâmeddin
Çelebi'de birer ruh ufku buldu. Kendisiyle beraber
isimleri geçen diğer bütün velilerle manevi bir
bağlantısı vardı. Onlarla aynı görüşleri paylaşmış, aynı
duyguları ifade etmişti.
SEYYİD BURHANEDDİN MUHAKKIK TİRMİZİ
Babasını kaybeden Mevlânâ, içinde büyük
boşluk duyuyordu. Çünkü o, yalnız bir baba
kaybetmemişti. Bir şeyh, bir mürşid, bir gönül dostu,
ilim ve fazilet timsali, bir insan-ı kamil kaybetmişti.
Her ne kadar Sultanü'l-Ulema'nın ebedi aleme göç
etmesinden sonra, onun müridleri tarafından bir şeyh,
bir pir olarak tanınıyor, genç yaşında zamanın büyük
alimi sayılıyor, etrafında hayli ilim ve irfan meraklısı
toplanıyorsa da, o, kendini babasının yerine koyamıyor,
manevi yalnızlığını hissediyordu. Bir sene böyle geldi,
geçti. Sultanü'l-Ulema'nın vefatından, bir yıl sonra,
halifelerinden Tirmizli Seyyid Burhaneddin Muhakkık,
şeyhinin Konya'ya yerleştiğini duymuş ve onu görmek için
Konya'ya gelmişti. Çok sevdiği şeyhinin bir sene evvel
vefat etmiş olduğunu ve yerine oğlu Celaleddin'in
geçtiğini görmüştü. Konya'ya gelen bu Seyyid Burhaneddin
kimdi? Bilginlerin sultanı Bahaeddin Veled, Belh
şehrinde iken Seyyid Burhaneddin hazretleri de orada
idi. Ve Sultanü'l-Ulema'nın müridleri arasına girmişti.
Daha Celaleddin Muhammed bir çocuk yaşında iken, onun
terbiyesini üzerine almıştı. Seyyid Burhaneddin'in
Konya'ya gelişine, Hazreti Mevlânâ çok sevindi. Baba
dostu, eski hocasının elini öptü. Belh'de geçen mutlu
günleri hatırladılar. Büyük manevi zevk duydular. Seyyid
Konya'ya niçin geldiğinin manasını anladı. O, aziz
şeyhinin oğlunun eskiden beri mürebbisi iken, şimdi
mürşidi olacaktı.
O
günden sonra Mevlânâ, Seyyid Burhaneddin'e mürid oldu ve
şeyhinin ona talim ettiği Kübreviyye tarikatının evrad
ve tesbihine devam etmeğe başladı. Seyyid, önce onu,
kırk gün bir odaya kilitlemiş, Mevlânâ'ya halvet
yaptırmıştı. Baba dostu, Seyyid Burhaneddin'i bulunca
Mevlânâ, manevi yalnızlıktan kurtulmuş, şeyhinin verdiği
virdleri aşkla, şevkle okumakta ve tesbihleri çekmekte
idi. Mevlânâ her ne kadar, babası ve aynı zamanda hocası
olan Sultanü'l-ulema'dan çok şeyler öğrenmişse de Seyyid
Burhaneddin Hazretleri, din ve şeriat bilgisini de
kuvvetlendirmesi için onun Halep ve Şam'a gitmesini
tavsiye etmiş, Mevlânâ da şeyhinin emrine uyarak birkaç
derviş arkadaşı ile beraber Halep'e gitmişti. Talebesini
ve müridini tahsilini derinleştirmesi için Halep'e
gönderince Seyyid Burhaneddin hazretleri Konya'da
kalmadı. Kayseri'ye gitti. Bu gidişi muvakkattı. Sevgili
müridi Konya'ya dönünce o da Konya'ya gelecekti. Mevlânâ
Halep'te iki sene kadar o devrin en meşhur medresesi
olan Halaviyye medresesinde kaldı. Ve oranın en tanınmış
alimi Kemaleddin İbnü'I-Adim (ölümü 660/1262)'den fıkıh
tahsil etti. Hazreti Mevlânâ, Şam 'da bulunduğu
sıralarda tahsilini daha çok derinleştirmişti. Artık
Konya'ya dönmesi gerekiyordu. Hazreti Mevlânâ Anadolu'ya
dönünce, önce Kayseri'ye uğrayarak, şeyhi Seyyid
Burhaneddin'i ziyaret etti. Sonra onunla birlikte
Konya'ya geldiler.
Şeyh,
durumdan memnundu. Mevlânâ'yı çok değişmiş buldu.
Bilgisi, olgunluğu, şeriata bağlılığı bariz bir şekilde
dikkati çekiyordu. O gerçekten mürşidlik, babalık
vazifesini yapmış, şeyhinin oğlunu, ilmin, imanın
yolunda kemale sevk etmişti. Şimdi artık onunla şahsen
meşgul oluyor, onu telkinleri ile görüşleri ile daha
mükemmel bir hale getirmeğe gayret sarfediyordu. Seyyid
hazretleri Mevlânâ'yı yetiştirmek için çok uğraştı. Ona
babası Sultanü'l-ulema'nın Maarif adlı eserini tekrar
tekrar okuttu. Böylece aylar, yıllar geçti. Her geçen
yıl Mevlânâ'yı bir kat daha olgunlaştırdı. Oruç ve çile
günleri, geçti. Mevlânâ'yı istediği gibi yetiştirmişti.
İçinde vazifesini tamamlayan bir mürşidin iç rahatlığı
vardı.
Şam
dönüşünde Hazreti Mevlânâ, Kayseri'ye uğrayıp şeyhini
Konya'ya getirdiğini biliyoruz. Sipehsalar'a göre Seyyid,
Mevlânâ'dan Kayseri'ye gitmek üzere müsaade istediği
halde Mevlânâ şeyhinden ayrılmak istememiştir.
Burhaneddin Hazreti Mevlânâ'nın isteğine uymayarak
Kayseri'ye gitmek istedi ise de, yolda atının ayağı
kaydı. Seyyid attan düştü, ayağı incindi. Dönüp Konya'ya
gelerek, Mevlânâ'ya neden yolunu bağladığını, gitmesine
müsaade etmediğini sordu. Bu soruya karşılık Mevlânâ,
"Şeyhim, neden bizi bırakıp gitmek istiyorsun?" sorusunu
sordu. Bu soruya karşılık Seyyid, şu cevabı verdi:
"Konya'da güçlü bir arslan peyda oldu. Ben de bir
arslanım. Aynı şehirde iki arslan bir arada olamaz. Biz
artık birbirimizle geçinemeyiz. Ben bu yüzden gitmek
istiyorum." Bunun üzerine Mevlânâ, Seyyid Burhaneddin
Tirmizi hazretlerinin ellerini öptükten sonra onu, bir
kaç müridi ile birlikte Kayseri'ye uğurlamıştı.
Seyyid
Burhaneddin Tirmizi Kayseri'ye geleli daha bir yıl
tamamlanmamıştı. O mübarek, ömrünün son günlerini
yaşadığını hissediyordu. Bir gün hizmetçisine, sıcak su
hazırlamasını söyledi. istediği su hazırlanınca, kalkıp
boy abdesti aldı. Sonra, hizmetçisine: "Git, kapıyı
sıkıca kapa ve dışarıda gördüklerine 'Garip Seyyid
dünyadan göçtü' diye sala ver!" dedi. Ve odasının bir
köşesine çekilerek şu son duasını yaptı: "Ey büyük
Allahım, ey dost, beni kabul et ve canımı al. Beni,
benden al. Beni her iki dünyadan da al, göllir. Ben seni
istiyorum. Sensiz olan her şeyi benden al."
Hizmetçi koşarak Sahib Şemseddin'e haber verdi.
Seyyid'in ölüm haberi Kayseri'de kısa zamanda duyulmuş,
büyük bir kalabalık hücresinin önünde toplanmıştı. Sahib
Şemseddin, cenazeyi hazırlatırken Mevlânâ'ya da haber
ulaştırdı. Cenaze dua ve tekbirlerle kaldırıldı. Mevlânâ
şeyhinin ölüm haberini alınca, büyük bir kedere
kapılmış, hemen Kayseri'ye hareket etmişti. Kayseri'ye
gelince doğru, Seyyid'in mezarı başına gitmiş, orada
saatlerce niyazda bulunmuştu. Sahib Şemseddin,
Mevlânâ'ya, şeyhinin kitaplarını teslim etti. Mevlânâ
hocasının kitapları ile birlikte üzgün, içi yaralı
olarak Konya'ya döndü. Bu kitaplar arasında Seyyid'in
Makalat adlı meşhur eseri de vardı. Seyyid Burhaneddin
Tirmizi Hazretleri 1241 senesinde vefat etmişti.
TEBRİZLİ ŞEMSEDDİN HAZRETLERİ
Eflaki Şems'in babasının Melikdad oğlu,
Ali olduğunu yazıyor. Tebriz'de doğduğuna göre Azeri
Türklerinden olsa gerek. Çok iyi bir tahsil gördüğü,
devrinin bütün bilgilerine sahip olduğu Makalat adlı
eserindeki sözlerinden belli. Bir yere bağlanıp
kalmadığı, çok yer dolaştığı için, ona "Şems-i perende"
(Uçan Şems) denmiştir. Kamil bir insan oluşu sebebiyle
"Kamil-i Tebrizi" diye de anılır. Şems büyük bir
varlıktı. O da Mevlânâ gibi büyük bir Hak aşıkı idi. O
da çeşitli memleketler dolaşmış, çeşitli alimler,
şeyhler görmüş, kendi ifadesine göre hiç birinde
aradığını bulamamıştı. Hiç bir kimse onun haline muttali
olamamıştı. Hiç kimse, onun sırlarının hakikatini
bilememişti.
O
devirlerde konuştuğu, tanıştığı, sohbetlerinde
bulunduğu, muhtelif yerlerde yaşayan, meşhur şeyhlerin
hiç birisinde, Şems, aradığını bulamamış, onlara tam
olarak bağlanıp kalamamıştı. O insan-ı kamil, mükemmel,
bir mürşid arıyordu. Onun kafasında kusursuz, tam
Muhammedi yolda, yaşayan bir sahabe gibi lekesiz,
tertemiz bir şeyh mefhumu vardı. Bu yüzden şeyh diye,
mürşid diye karşısına çıkan kişilerde kusur görüyor,
onlara gönül veremiyordu. Herkesin eline sarıldıkları,
saygı gösterdikleri şeyhlerde, İslami yaşayış, İslami
ahlak bulamayınca üzülüyor, onlardan uzaklaşıyordu.
Şems
menfaat ve gösteriş peşinde koşan şeylerden daima uzak
kalmış, ömrü boyunca Mevlânâ'yı görüp tanışıncaya kadar
herhangi bir şeyhe bağlanıp kalamamıştı. Muhyiddin-i
Arabi hazretleri de dahil bir çok şeyh gören, bir çok
ariflerle sohbetlerde bulunan, kendisi de Sipehsalar'ın
yazdığı gibi Velilerin sultanı olan Tebrizli Şems
hazretleri, Mevlânâ Celaleddin hazretlerini tanıyınca,
ondaki hakikati görünce "Ben aradığımı, Hüdavendigarım,
Mevlânâ'da gördüm" demiş ve Konya'da kalmıştı.
Mevlânâ İle Şems'in Buluşmaları
Eflaki, Mevlânâ ile Şems'in Konya'da
buluşmalarından önce, Mevlânâ Şam'da iken Şems'le
buluştuklarından bahseder: "Bir gün Mevlânâ Şam
çarşısında iken, başında külah bulunan siyahlar giymiş
bir adamın Mevlânâ'nın elini öperek "Ey manalar aleminin
sarrafı, beni bul, beni anla" diyerek kalabalığa
karıştığını yazar. Ve bu adamın Şems olduğunu hikaye
eder." Mevlânâ ile buluşmaları hakkındaki rivayetler
çeşitlidir. Eflaki'nin rivayetine göre Mevlânâ bir gün,
İplikçi medresesinden çıkarak rahvan bir estere binmiş,
talebeleri ve müridleri ile beraber gidiyordu. İşte tam
bu sırada Tebrizli Şemseddin, Mevlânâ, hazretlerine
rastladı.
Halbuki Sipehsalar (Midhat-ı Bahari Tercümesi s.168)
Mevlânâ ile Şems'in buluşmalarını şöyle anlatır: "Şemseddin-i
Tebrizi Konya'ya gece vakti geldi. Pirinçiler hanına
nazil oldu, hanın kapısı önünde oturmak için süslü bir
sedir vardı. Ekseriya büyük kişiler o sedire
oturuyorlardı. Şems sabahleyin o sedirin üstüne oturdu.
Hazreti Mevlânâya velilik nuru ile Şems'in geldiği malum
oldu. Hane-i mübareklerinden çıkarak ol tarafa doğru
yürüdüler. Yolda halk, Hazret'in elini öpmek için her
taraftan ol mübareke yaklaşmağa, yol bulmağa
çalışıyorlardı. Hazreti Mevlânâ da bi'l-mukabele hepsini
okşayıp gönüllerini hoş ediyordu. O sırada ansızın
Şems-i Tebrizi'nin nazarı Mevlânâ'ya tesadüf etti.
Rüyasında kendisine haber verilen mübarek zatın, bu zat
olduğunu anladı. Hiç bir şey söylemedi.
Bu iki
büyük velinin buluşmaları ve birbirlerini Hak dostu
olarak sevrneleri, daima sohbetle vakit geçirmeleri,
etrafta bulunanlar tarafından iyi karşılanmıyordu.
Mevlânâ'nın öğrencileri, müridleri, ileri gelen imamlar,
din adamları, hatta ailesinin ferdIeri, Mevlânâ'yı bu
kadar tesiri altında bırakan Şems'teki hakikati, aşk ve
iman gücünü göremedikleri, sezemedikleri için
Tebrizli'ye nefret gözü ile bakıyorlardı. Şems'in
Mevlânâ'ya bu kadar yakın oluşu, onu tesiri altına
alışını İbtida-name'de Sultan Veled şöyle anlatmakta:
"Halk bu bağlılığı, bu vefayı, bu coşkunluğu, bu sevgiyi
görünce hasede düştü, herkes kınamaya koyuldu. Şeyhler,
büyükler, yüce kişiler, 'bu ne biçim bir adamdır ki,
Mevlânâ'yı bu hale getirdi. Hiç birimiz Şems'de bir
hayır görmediğimiz halde Mevlânâ neden onu böyle üstün
bir adam olarak tutmada, ağırlamada? Onda ne hal var, ne
ilim var, ona nazar ehli dememize, gönül gözünün açık
olduğuna hükmetmemize imkan var mı? diye açıkça onun
hakkında dedikodu yapmağa başladılar.
Şems
işin çığırından çıktığını, herkesin kendisine düşman
olduğunu görünce, bir gün ansızın kayboluverdi. Şems,
643 yılı Şevvali'nin 21. günü Konya'yı terk etmişti (15
Şubat 1246). Şems Konya'da tam 15 ay yirmi gün kalmıştı.
Şems Hazretlerinin Konya 'ya İkinci
Gelişi
Sultan Veled İbtida-name adlı eserinde:
Mevlânâ'nın Şems'in gidişinden çok üzüldüğünü, Şems'in
gidişine sebep olanların, yüzlerine bile bakmadığını
yazıyor. Bunun üzerine sebep olanların yaptıklarına
pişman olduklarını, Mevlânâ'nın da onları affettiğini
bildiriyor. (İbtida-name, s.45-47) Sultan Veled, Şems'in
Konya'dan doğruca Şam'a gittiğini yazıyorsa da
Sipehsalar önce Şems'in nereye gittiğinin bilinmediğini
bildirmektedir. Bir müddet sonra Şems Mevlânâ'ya Şam'dan
bir mektup göndermiş, bu suretle Şems'in Şam'a gittiği
anlaşılmıştır. Şems Şam'dan Mevlânâ'ya mektup yazınca,
Mevlânâ da ona mektuplar yazdı.
Mevlânâ, Şems'in mektubunu aldıktan sonra Sultan Veled'i
çağırdı. Ona bir miktar para vererek "Sen elçi olarak
git. Bu paraları ayağına saç. Benim tarafımdan rica et.
Kendisine kötü davrananların pişman olduklarını söyle,
Iütfetsin, gelsin artık." dedi. Sultan Veled bu hizmeti
canla başla kabul etti. O da babası gibi Şems'e aşıktı.
O da babası gibi Şems'in hakikatini görmüş, büyüklüğünü
anlamıştı. Sultan Veled Şam seyahatini anlatırken diyor
ki: "Yorulmadan, ovalarda koşuyor, dağları bir saman
çöpünden bile ehemmiyetsiz görüp aşıyordum. Yoldaki
dikenler, bana güller gibi görünmede idi. "
Eflaki, Sultan Veled'in yirmi kişi ile gittiğini
yazıyor. Şam'da Şems hazretlerini buldular. Sultan Veled
babasının dediğini yaptı. Paraları ayağına saçtı. Şems
paraları görünce, gülümsedi. Muhammed huylu Mevlânâ bizi
altınla, gümüşle ne diye oyalıyor? Onun dileği kafi,
dedi ve Konya'ya gelmeği kabul etti. Sultan Veled ve
arkadaşları, Şam'da bir kaç gün kaldılar. Sema
meclisleri kuruldu. İstirahat ettiler sonra Şems
hazretlerini yanlarına alarak yola düştüler. Şam kervanı
Konya'ya yaklaşınca, Sultan Veled babasına bir müjde
gönderdi. Mevlânâ müjdeyi alır almaz, dervişler, beyler
ve Mevlânâ'nın adamları Mevlânâ ile beraber karşı
çıktılar. 8 Mayıs 1247 günü Şems hazretleri tekrar
Konya'yı şereflendirdi. Şems Mevlânâ'yı görünce attan
indi, kucaklaştılar. İki mana denizi tekrar birleşti.
Şems-i Tebrizi'nin Kayboluşu
Şems tekrar Konya'ya geldikten sonra,
önce, onun aleyhinde bulunanların hepsi yaptıklarına
pişman oldular. Şems de Mevlânâ gibi onların hepsini
bağışladı. Çünkü Mevlânâ da, Şems de Muhammed huylu
idiler. Malum olduğu üzere Peygamber Efendimiz Taifte
kendini taşlayanları, mübarek ayaklarını kanatanları
bile affetmişti. Zaten Şems gelmeden önce Hazreti
Mevlânâ da kötülük edenleri, dedikodu yapanları
affetmişti. Şems de aynı yolda yürüdü. Kendisiyle
uğraşanları hoş gördü. Suçlarını affetti. Sema
meclisleri tertip edilmeğe başlandı. Mevlânâ da, Şems de
her gün bir yere davet edilmekteydiler. Fakat, sema neşe
ve şevkle geçen günler de uzun müddet devam etmedi. Yine
kin ve nefret uyandı. Şems aleyhinde, yine dedikodular
başladı. Yalanlar, fitneler yine aldı yürüdü. Bu defaki
fitne daha şiddetliydi. Onu Konya'ya tekrar geldiğine
pişman etmişlerdi. Makalat'ında şöyle dert yanıyor: "O
kadar zahmet çektim. Bu son yolculuk beni o kadar yordu
ki, yorgunluğum iki yılda çıkmaz. Yollara düştüm. Öyle
zahmetlere katlandım ki şu Konya'yı altınla doldursalar,
yine gözümde yok, bu cefalar çekilemez. Fakat
Mevlânâ'nın sevgisi üstün geldi de bu sıkıntıya
katlandım." (Makalat s.26)
Cenab-ı
Şems, kendini çekemeyen, kötü niyetli kişilerin
davranışlarını dedikodularını, iyi huylu olduğu için
kendi içine gömüyor, Mevlânâ'ya açmıyordu. Şems'in çok
sevdiği karısı Kimya da evlendiklerinden pek az zaman
sonra vefa etmişti. Ne kadar üstün bir varlık olursa
olsun, Şems de insandı. Bir taraftan sevdiği karısının
vefatı, bir taraftan dedikodular onu çok sarsmıştı.
Küfür ve tehdidIere artık dayanacak hali kalmamıştı.
Mevlânâ'ya olan bağlılığı, Mevlânâ da gördüğü hakikat
onu yaşatıyordu. O, Sultan Veled'e bir kaç defa "Ben bu
sefer öyle bir gidiş gideceğim, izimi kimse bulamayacak
yahud onu bir düşmanı öldürdü diyecekler" diye söylediği
gerçekleşti. 1247 senesinin Aralık ayının perşembe günü
Şems hazretleri ortadan kayboldu.
Sipehsalar'ın yazdığına göre, Şems'in ortadan kaybolduğu
sabah Hazreti Mevlânâ medreseye gelip de Şems'i odasında
bulamayınca çok mahzun oldu. Hemen Sultan Veled'in
yattığı yere gitti: "Bahaeddin, ne yatıyorsun! Kalk,
şeyhini ara. Yine can burnumuz, onun latif kokusundan
mahrum kaldı." diye seslendi. (Sipehsalar Tercümesi,
s.179) Şems gerçekten "Öyle bir gidiş gideceğim ki kimse
bulamayacak" dediği gibi kayıplara mı karıştı? Dönülmez
bir seyahata mı çıktı? Yoksa şehid mi edildi? Doğrusunu
Allah bilir. Yine Eftaki'nin rivayetleri üzerinde
durulunca, bu rivayetlerden şöyle bir netice
çıkarılabilir: Şems, Hazreti Mevlânâ'nın yanında iken
dışarı çağrılmış, fakat bir daha Mevlânâ'nın yanına geri
dönmemiş ve ortalıkta görülmemiş. Onu çağıranlar onu
alıp götürdüler mi? Öldürdüler mi? Onun Konya'dan başka
bir yere gitmesini mi sağladılar? Acaba, Şems, evvelce,
gittiği Şam'a mı gitti? Bütün bunlar kat'i olarak
bilinmemektedir. Bilinen bir hakikat varsa, o da
Mevlânâ'nın Şems'in şehid edilmesini bilmediğidir. Bu
faciayı Mevlânâ'ya duyurmadılar mı? Yahud böyle bir
facia vuku bulmadı mı?
Şems Hazretlerinin Kayboluşundan Sonra
Hazreti Mevlânâ'nın Hali
Sultan Veled, Şems'ten sonra Mevlânâ'nın
halini şöyle anlatır: "Şeyh, onun ayrılığından sonra
adeta deli oldu. Fetva veren şeyh, aşkla şair kesildi.
Zahiddi, meyhaneci oldu. Fakat üzümden yapılan şarabı
içip satan meyhaneci değil, nura mensup olan can, nur
şarabından başka bir şeyi içmez. (İbtida-name, s.53)
Mevlânâ, gece gündüz sema etmede, ağlayışını, feryadını
küçük, büyük herkes işitmedeydi. Eline geçen altını,
gümüşü çalgıcılara veriyor. Nesi varsa bağışlıyordu.
Şems'i gördüm diyenlere, parası yoksa, üstündeki
elbiseyi bağışlıyordu.
Sultan
Veled'in İbtidaname'de yazdığına göre, Hazreti Mevlânâ
bir kaç sene sonra müridleri ile beraber tekrar Şam'a
gitti. Aylarca orada kaldı. Bütün araştırmalarına rağmen
Şems'i bulamayınca, ümidini kesti. Onun öldürüldüğüne
dair dedikoduları da duymuştu. Oğlu Alaeddin Çelebi'nin
de bu işte parmağı olduğunu artık biliyordu. Sevgi ve
hasret şiirleriyle duygularını ifade etmekle avunuyordu.
Şems mi Mürşid, Mevlânâ mı?
Birbirlerinde bulunan hakikatleri gören,
birbirlerine hayran olan bu iki büyük veliden hangisi
üstündür, büyüktür? İlahi aşkta fani olan velileri,
birbirleri ile mukayese etmek hatadır. Bütün beşeri
kirliliklerden arınmış, nefsani arzulardan kurtulmuş,
Hakk'ın tecellisine mazhar olmuş, vahdet deryasına
daImış, yok olmuş bu yüce varlıklar, birbirlerinden
üstün görülemezler. Tozlardan, paslardan temizlenmiş,
çeşitli aynalarda parlayan güneşin nuru, aynı nur değil
midir? Bunlar birbirinden ayırdedilebilir mi?
Hazreti Mevlânâ; gönlü hasret ateşiyle yana yana Şam'da
Hazreti Şems'i ararken, Mevlânâ'nın ilmine, irfanına,
aşkına hayran olan, nuruyla gözleri kamaşan Şam'ın
arifleri, nasıl oluyor da; bir mürşid, mürşid arıyor?
diye düşünmüşlerdi. Mevlânâ Şems'i aradığı gibi, Şems de
vaktiyle Mevlânâ'yı aramıştı. Şems de dolaştığı
şehirlerde; meşhur şeyhlerin, mürşidlerin hiç birisinde
aradığını bulamamış; Mevlânâ'yı bulunca; "Memleketten
çıkalı Mevlânâ'dan başka şeyh görmedim. Ben aradığımı
hudavendigarım Mevlânâ'da buldum" demişti. Bunlar
birbirlerinde ne gördüler? Ne buldular? Bunlar,
birbirlerine ayna oldular. Bunlar, şeyhlik, mürşidlik,
halifelik, müridlik makamlarının ötesine geçtiler de
birbirlerinde bulunanı gördüler. Bu sebeple bunlardan
herhangi birisini ötekinin mürşidi sanmak, evvelce de
arzedildiği gibi boş bir düşüncedir. Yersiz, lüzumsuz
bir fikre kapılmaktır.
Eğer,
insanlar, Mevlânâ ile Şems gibi, birbirlerinde bulunanı,
birbirlerinin hakikatini görebilselerdi, dünya cennet
olurdu. İnsanlar daimi bir barış halinde yaşarlardı,
harpler ortadan kalkar, bütün dünyada silah fabrikaları
kapatılır, Afrika'da şurada, burada açlık çeken insanlar
bulunmazdı. Dünya refah içinde yaşardı. Hazreti Mevlânâ:
"Şu dünyada gördüğümüz tenlerimiz, vücutlarımız, bizim
gölgelerimizdir. Biz aslında bu gölgelerin üstesinde
yaşıyoruz" diye buyurmaktadır. İşte Mevlânâ ile Şems
birbirlerinin, maddi varlıklarının ötesinde bulunanı
gördüler, onu sevdiler.
Şems'in Eseri ve Şems'e İsnad Edilen
Eserler
Şems'in toplantılarda yaptığı
sohbetlerden derlenmiş Makalat adlı bir kitabı vardır.
Bu kitabı, kendisi yazmamıştır. Konuşmaları sırasında
müridleri tarafından not edilmiştir. Çeşitli konuları
ihtiva etmektedir. Türkçeye de Nuri Gençosman tarafından
tercüme edilmiş bulunan bu kitap, son derece tertipsiz,
karışık, kesik cümlelerle yazılmış olmasına rağmen çok
önemlidir. Çünkü bu kitap vasıtasıyla Şems'in kişiliği,
ilmi, irfanı anlaşılmaktadır. Bu kitap bir ansiklopedi
gibi her konuyu özlü olarak anlatmaktadır. Sohbet
esnasında, ortaya atılan mevzularla, Şems'e sorulan
suallere verilen cevaplarla, Şems'in felsefeye, kelam
ilmine, tarihe, edebiyata, şiire, hadis ilmine, tefsire,
her şeye vakıf olduğu görülmektedir. Bu kitapta sufiliğe,
şeyhlere, mürşidlere, müridlere dair çok ince görüşler,
güzel mutalaalar vardır. Yine bu kitapta, Şems'in
Mevlânâ'da gördüğü hakikat gün gibi açığa vurulmakta ve
onun üstünlüğü, büyüklüğü belirtilmektedir. Nesir
halinde yazılmış bu eserde Arapça ve Farsça bazı manalı
şiirlere de rastlanmaktadır.
Mevlânâ'nın Mesnevi'si ile, Şems'in Makalat'ı arasında
çok kuvvetli bağlantılar olduğunu Profesör Firuzanfer
Mevlânâ Celaleddin eserinin 89. sayfasında ileri
sürmektedir. Mevlânâ'nın Makalat'ta geçen bazı
hikayelerin konusunu Mesnevi'de açıkladığını
yazmaktadır. Firuzanfer'e göre: "Eğer Şems'in sözleri
not edenlerin hatalarından, noksan not etmelerinden
ötürü Makalat'ın bazı kısımlarının eksikliği,
irtibatsızlığı olmasaydı, bu eser sufiyane yazılmış
nesirlerin en güzellerinden biri sayılırdı." Şems'e
Esma-i Hüsna Şerhi, bir de Merğubu'l-kulub diye bir iki
eser daha, isnad ederlerse de bu kitapların Şems'e aid
olmadıkları yazıldıkları tarihlerden anlaşılmaktadır.
Hazreti Mevlânâ'nın Hayatında Sükun Devri
Hazreti Mevlânâ, Şems'in yaşadığından
ümidini kesmiş, artık onu, aramaktan vazgeçmişti.
Şems'i, artık, ne Şam'da, ne de başka yerde
bulamayacağını anlamış da, Sultan Veled'in dediği gibi
onu, kendi gönlünde, kendisinde bulmuştu. Bulmuştu ama,
hala, gözleri Şems misilli bir gönül dostu arıyordu.
Mevlânâ'nın etrafında ailesi, oğulları, dostları,
talebeleri, müridleri bulunduğu halde içinde bir boşluk
duyuyor, adeta kendisini yalnız hissediyordu.
Muhakkak ki insanın en büyük dostu Allah'tır. Cenab-ı
Hak "Nerede olursan ol, ben seninle beraberim."(57/4)
diye buyurmuyor mu? Mevlânâ da bir şiirinde bu hakikati
şöyle ifade eder:
"Burada gizli birisi var, Kendini yalnız sanma!"
Fakat
Mevlânâ'nın bu duyguyu paylaşan, kendinde bulunanı,
kendine hissettiren Şems gibi bir Hak dostuna, bir can
aynasına, bir ruh ufkuna ihtiyacı vardı.. Bu yüzden
huzura ve sükuna kavuşamıyordu. Mevlânâ'ya, Şemsden
sonra, gönül dostu, can aynası Konyalı Selahaddin
hazretleri oldu, Bu hemdem, bu gönül dostu ile Mevlânâ
manevi yalnızlıktan kurtuldu. Huzura, sükuna kavuştu."
KONYALI KUYUMCU ŞEYH SELAHADDİN
Selahaddin Feridun, Konya köylerinden
birinde doğmuştu. Babasının adı Yağı Basan idi. Köyleri
Beyşehir gölü civarında olduğu için, bu aile
balıkçılıkla geçinirdi. Selahaddin Konya'ya gelip
yerleşmiş, orada kuyumculuk sanatını öğrenmiş, bir
dükkan açmış, çalışıyor, rızkını temin ediyordu. Dindar
ve faziletli bir kişi olan Selahaddin, Mevlânâ'nın
babasının aziz dostu ve halifesi Seyyid Burhaeddin'e
intisap etmiş, ahlakı, hulusu ve ibadete düşkünlüğü ile
sufilik yolunda hayli ilerlemiş ve şeyhi Seyyid
Burhaneddin'den hilafet alarak, şeyhlik makamına
yükselmişti. Şeyhi, bu temiz kişiyi, bu Hak aşıkını çok
severdi. Gerçekten de Selahaddin ümmi yani hiç okuma
yazma bilmiyordu, ama muttaki, ibadetine çok düşkün, çok
nurlu bir mümindi. İlahı aşka gönlünü vermiş, bir çok
haller elde etmişti. Selahaddin-i Zerkubi yani Kuyumcu
Selahaddin, şeyhi Seyyid Burhaneddin Kayseri'ye gidince,
köyüne dönmüş, orada evlenmiş, çoluk çocuk sahibi
olmuştu.
Bir
cuma günü Konya'ya gelmişti. Cuma namazı kılmak için,
Ebu'I-Fazl Camii'ne girdi. Namazdan sonra Mevlânâ vaaza
başladı. Mevlânâ çok heyecanlı, çok güzel konuşuyordu.
Mevlânâ o günkü vaazında, şeyhi Seyyid Burhaneddin'in
hallerinden, faziletinden, aşkından bahsediyordu.
Kuyumcu Selahaddin can kulağı ile Mevlânâ'yı dinlerken,
birden bire Mevlânâ'nın zatında, büyük bir nur gibi
şeyhi Seyyid Burhaneddin'i gördü. Sanki, Mevlânâ gitmiş,
yerine Seyyid Burhaneddin gelmiş, oturmuş, heyecanlı,
güzel sözler söylüyordu. Selahaddin hazretleri, kendine
hakim olamadı, ayağa kalktı, deli gibi feryad ederek
Mevlânâ'ya doğru koştu. Mevlânâ'nın vaaz ettiği kürsünün
altına geldi. Mevlânâ'nın ayaklarına kapandı. Bu vaka,
Seyyid Burhanüddin'in ölüm tarihi olan 1241'den sonra ve
Şems'in Konya'ya geliş tarihi olan 1244'ten öncedir.
Selahaddin-i Zerkubi, Hazreti Mevlânâ'yı çok seviyordu.
Ona derin hürmeti vardı. Çünkü her ikisi de aynı şeyhten
Burhaneddin-i Tirmizi'den feyz almışlardı. Her ikisi de
aynı tarikatta Kübreviyye tarikatında idiler. Her ikisi
de Hak'ta fani olmuşlardı. Mevlânâ da, Şeyh Selahaddin'i
çok seviyordu. Ona lütuflarda bulunmaktan geri
kalmıyordu. Fakat Mevlânâ ilk zamanlarda Selahaddin'den
daha kuvvetli bir gönül dostu ile meşgul olduğundan,
onunla pek ilgilenmiyordu, Şems'i bulmaktan ümidini
kesince, bütün kalbiyle, bütün himmetiyle Selahaddin'e
yöneldi. Onu, kendi yerine halife, şeyh olarak seçti.
Dostlarını, müridlerini ona tabi olmağa çağırdı.
Mevlânâ, kendisinden el almak isteyen kimselerle,
talibleriyle kendisi uğraşmıyordu. Şems ile buluştuktan
sonra bu vazifeyi seçilmiş dostlarından, kamil bir şeyhe
havale ediyordu. Selahaddin hazretleri'ne şeyhlik görevi
verdiği zaman da aynı yolu tutmuştu. Üstelik, bu yeni
gönül dostunda, bu kuyumcu şeyhte, Şems'in nurunu
görüyor, onu Şems yerine koyuyordu.
Mevlânâ, bu ümmi ihtiyar kuyumcuda, Şems'in nurunu
gördükten sonra ona çok bağlanmıştı. Eflaki'nin
yazdığına göre Mevlânâ, kendisini sevenlere: "Selahaddin'in
yanında Şems'ten, Hüsameddin'in yanında da
Selahaddin'den bahs açmayın, bunların aralarında bir
fark yoktur amma, bu iş edebe sığmaz. Erenlerde, ilahı
kıskançlık vardır", derdi. Selahaddin hazretlerinin de
Mevlânâ'ya karşı bağlılığı. sonsuzdu. Bir gün Mevlânâ'ya
"İçimde nur kaynakları varmış da haberim yokmuş. Sen
onları keşf ettin, coşturdun. "demişti. Sipehsalar'ın
yazdığına göre (s.181) bir gün Mevlânâ, Selahaddin'in
kuyumcu dükkanının önünden geçerken, onun ahenkli çekiç
vuruşundan heyecanlanmış, cezbe- lenmiş, hemen orada
sema etmeğe başlamış, Selahaddin de onun bu halini
görüp, çekiç altındaki altının ezilip zayi olacağını
düşünmeden vurmaya devam etmişti.
Konyalılar, Mevlânâ'nın Kuyumcu
Selahaddin'e Gösterdiği Sevgiyi, Saygıyı Çekemediler
İlahi aşktan nasipsiz olanlar, ibadetle,
riyazet ile, heva ve heveslerini: yenemeyenler, Şems'i
çekemedikleri gibi şimdi de Kuyumcu Selahaddin'i
çekemiyorlardı. Çünki Mevlânâ, Şems kaybolduktan sonra,
bu kuyumcuyu, kendine hemdem, Hak dostu seçmiş, onlara
Selahaddin'i şeyh tanıyarak ona uymalarını istemişti.
Sultan Veled'in İbtida-name'sinden başka hiç bir kitap,
bu hali gereği gibi açıklamamıştır: Firuzanfer'in
Mevlânâ'nın hayatına dair yazdığı kitabın 129.
sayfasından itibaren İbtida-name'den alınan bazı
beyitlerin tercümesini aynen buraya koydum: "İnkarcılar
diyorlardı ki: Birinden kurtulduk, (yani Şems'ten) daha
beterine çattık. Önceki nurdu, bu ise kıvılcım. Şems'in
sözü dinlenirdi. Anlatışı güzeldi. Faziletli, bilgili
bir kişi idi. Çok anlamlı sözler yazdırırdı. Keşke
Mevlânâ'ya o hemdem olarak kalsaydı.
Sultan
Veled'in yazdığına göre, Selahaddin'deki imanı, aşkı ve
manevi üstünlüğü görereneyen Konyalılar, bu faziletli
kuyumcuyu ortadan kaldırmaya karar verdiler. "Bu karar,
her hakikat yolunu görenlerin, gözünün nuru ve çerağı
olan şah Selahaddin'in kulağına kadar geldi. Hazret, bu
kararı duyunca, latif ve manalı bir surette gülerek
buyurdu ki: O körlerin, o imansızların, o kaba görüşün,
Hakk'ın emri olmadıkça bir saman çöpünün bile yerinden
kımıldamayacağını bilecek kadar olsun Hak'tan haberleri
yoktur. Hakk'ın emri olmadan, beni öldürmeğe, benim
kanımı dökmeğe, kanımla bulanmağa kim kalkışabilir?"
(Sultan Veled, İbtida-name)
Mevlânâ'nın Selahaddin'e Olan Bağlılığı
Mevlânâ, Şems'in yerine koyduğu bu Hak
dostuna, bu gönül aynasına kendisi çok bağlandığı gibi,
gerçek müridleri de, oğulları da, Selahaddin'i manevi
bir baba yerine koyarak marifet yolunda ona uyuyorlardı.
Hazreti Mevlânâ'nın bu kadar gönül verdiği kuyumcu
Selahaddin ümmi, hiç okumamış bir kişi olmakla beraber
büyük bir arifti, büyük bir veliydi. Zaten Hazreti
Mevlânâ gibi büyük bir Hak aşıkının gönül verdiği,
sevdiği, kendisine hemden seçtiği her insan muhakkak
velidir, muhakkak insan-ı kamildir. Ne yazık ki
Konyalılar bu Hak dostlarını gereği gibi anlayamadılar.
Şeyh
Selahaddin çok sakin, temkinli bir insandı. Aşırı
derecede ibadete düşkün, riyazatla kendisini ezen, zayıf
düşüren bir kişi olarak bilinmektedir. İbadet ve
riyazatın onun iradesini kuvvetlendirdiğini de,
kendisini öldürmek isteyenlerin kararlarını
soğukkanlılıkla karşılaması, hiç korkmaması ve telaş
göstermemesinden belli olmaktadır. Sultan Veled
hazretleri, onun temkinini ve irşaddaki kudretini şöyle
anlatmaktadır:
"Mevlânâ'nın coşkunluğu, onun sayesinde yatıştı. Onun
irşadı başka bir çeşitti. Tesiri herkesten fazlaydı.
Erenlerden yıllarca müddette elde edilen şey, ondan bir
anda, bir nefeste elde edilirdi. Dilsiz, dudaksız sırlar
söylerdi. İnsanın gönlüne seslenir gibi kulaklar bir
harf duymadan, bir ses işitmeden faydalanırdı. Sözleri
gönülden gönüle sessiz sadasız girerdi." Selahaddin-i
Zerkubi hazretlerinin halini, manevi büyüklüğünü
anlamayanlar, Hazreti Mevlânâ'nın kuyumcuya karşı
duyduğu saygı ve sevgiyi her vesile ile görünce
yaptıkları dedikodulardan utandılar, hasetliklerinden
pişman oldular. Zaten bu aleyhte bulunanlar, sohbetlere
de gelmedikIeri için hüsran içindeydiler. Nihayet
dayanamadılar, yine hep birden bir karara vardılar. Şeyh
Selahaddin'e ve Hazreti Mevlânâ'ya ayrı ayrı baş
vurdular, üzüntülerini, pişman olduklarını söylediler,
ağladılar, yalvardılar, tevbe ettiler ve affedildiler.
Artık dedikodular durdu, çekiştirmeler son buldu. Artık
sema meclisleri tertip ediliyor, aşk ve neşe içinde
vakit geçiriliyordu. Bu sıralarda Hazreti Mevlânâ
Selahaddin'in kızı Fatıma Hatun'u, Sultan Veled ile
evlendirdi.
Hazreti Mevlânâ, çok sevdiği, hemdemi, halifesi,
Selahaddin'in kızını oğluna almakla çok sevinmişti.
Sultan Veled, babasının Şeyh Selahaddin'le on sene zevk
ve şevk içinde yaşadıklarını, Konya halkının her
ikisinden de manen faydalandığını, on yıl sonra
Selahaddin'in hastalandığını, vefat ettiğini yazar. Şeyh
Selahaddin 1258 yılının Aralık ayının 29. günü vefat
etmişti. Hazreti Mevlânâ, sevgili dostunun zahiri
ölümlerinden çok mütessir oldular. Bütün Konyanın ileri
gelenleri ile birlikte cenazesini uğurladılar.
Hazreti Selahaddin, vefatı zamanının yaklaştığını
hissedince; "Benim için sakın ağlamayın. Bugün benim en
mutlu günümdür. Çünki bugün ben, sevgilime kavuşuyorum.
Cenazemi, davullar, kudümler, defler çalarak neşeli,
sevinçli bir halde ellerinizi çırpa çırpa kaldırınız.
Beni mezarıma kadar sema ederek götürün" (İbtida- name,
s.108) diye vasiyyette bulunmuştu. Mevlânâ, sohbet
arkadaşının, gönül dostunun vasiyyetini tamamiyle yerine
getirdi: Şeyh Selahaddin hazretlerinin cenazesi,
davullar, kudümler, defler çalınarak, güzel sesle
ilahiler söylenerek kaldırıldı. Cenaze bu coşkunlukla
götürülürken Mevlânâ da, baş açık sema ediyordu. Şeyh
Selahaddin, Sultanü'l-ulema'nın yanına defnedildi. O gün
Hicretin 657 senesinin Muharrem ayının birinci günüydü.
Bu tarih, Miladi 1255'e tekabül etmektedir. Hayatta iken
de, ölümünden sonra da Hazreti Mevlânâ, Kuyumcu'ya olan
bağlılığını daima göstermiştir. Yalnız Selahaddin'le
değil, onun ailesi efradı ile de meşgul olmuştur.
Nitekim, Selahaddin'in kızı Fatıma Hatun yazı yazmayı,
Kur'an okumayı Mevlânâ'dan öğrenmiştir.
ÇELEBİ HÜSAMEDDİN HAZRETLERİ
Kuyumcu Selahaddin hazretlerinin
vefatından sonra, Çelebi Hüsameddin, Mevlânâ
hazretlerine hemdem ve halife oldu. Sipehsalar'ın "İlahi
nurIarın mazharı, hakikat ve marifet sırlarını öğreten,
tam şeri'at yolunda olan velilerin iftihar ettikleri
büyük bir varlık" olarak tavsif ettiği Çelebi Hüsameddin
hazretleri'nin aslen Urumiyeli olan ailesi Konya'ya
muhacir olarak gelmişler ve bu şehre yerleşmişlerdi.
Çelebi Hüsameddin'de 1225 yılında Konya'da doğmuştu.
Mevlânâ'nın neslinden gelenlere verilen Çelebi adı ile,
Hüsameddin'in Mevlânâ'nın kanından gelmiş bir kişi
olduğu sanılmamalıdır. Buradaki "Çelebi", efendi, kibar,
nazik bir insan manasına kullanılan bir kelime olup
halkın sevdiği kişilere verdiği bir lakaptır.
Hüsameddin'in, "Çelebi" lakabından başka "Ahi Türkoğlu"
ünvanı da vardır. Çelebi Hüsameddin'in adı, Hüsameddin
Hasan'dır. Babasının adı Muhammed, onun babasının adı da
Hasan'dır. Çelebi Hüsameddin'in dedesi, büyük velilerden
olup 1107 senesinde Bağdat'ta vefat eden ve aslen Kürt
olan Şeyh Taceddin Ebu'I-Vefa hazretleridir. Bu büyük
veli ümmi, yani anadan doğma cahil bir kişi olduğu halde
arif bir zat idi. Hüsameddin'in babası Konya ve
havalisinde yurt edinmiş olan Ahi'lerin başkanı
olduğundan kendisini" Ahi-Türk" diye çağırırlardı ve
Hüsameddin'e "Ahi Türkoğlu" denirdi.
Çelebi
Hüsameddin'in babası vefat edince, onu, babasının yerine
reis yapmak istediler. Fakat şöhretin, zenginliğin,
mevkiin insana birşey kazandırmadığını idrak eden bu
büyük insan, kendisine uyan, kendisini reis yapmak
isteyen bütün adamlarını aldı, Hazreti Mevlânâ'ya gitti.
Hazreti Mevlânâ'nın eşiğine baş koydu. Çelebi Hüsameddin,
adamlarından her birinin kazançlarıyla, işleri ile
sanatları ile uğraşmalarını ve kendisine düşen payı
getirmelerini istemiş, kendisi, nesi varsa hepsini
Mevlânâ'ya bağışlamıştı. Öyle ki, hiçbir şeyi kalmadı,
hatta bu yüzden lalası: "Hiçbir geçim vasıtası ve mülk
kalmadı" diye ona ta'rizde bulundu, o da evin eşyasını
satmalarını emretti. Bir kaç gün sonra evde hizmette
bulunan adamlar geldiler: "Artık bizden başka birşey
kalmadı" dediler. Bunun üzerine Çelebi Hüsameddin
hazretleri: "Allah'a hamd olsun. Peygamberimizin
sünnetine hiç değilse zahiren uymamız müyesser oldu.
Sizi de Allah'ın rızasını kazanmak için ve Mevlânâ'nın
aşkı ile hepinizi azad ettim, hepiniz kendi işinize
gidiniz." dedi.
Mevlânâ'nın Hüsameddin'e Olan Bağlılığı
Çok cömert olan, herşeyini Mevlânâ'ya
feda eden bu büyük Hak aşığı Mevlânâ'ya ne kadar bağlı
ise, Mevlânâ da ona o kadar bağlı idi. Bir toplantıda
Çelebi Hüsameddin hazretleri bulunmazsa, Mevlânâ'nın
neşelenmesine imkan yoktu. Mevlânâ eline ne geçerse bir
puluna bile dokunmadan, hepsini Çelebi'ye gönderir, o da
herkesin istihkakı neyse onları dağıtırdı. Bir gün Emir
Taceddin Mu'tezi Horasan, Aksaray'dan Hazreti Mevlânâ'ya
epeyce bir para göndermiş, dervişlere ziyafet
verilmesini, sema' meclisi tertib edilmesini ve
kendisine de dua edilmesini rica etmişti. Mevlânâ,
kendisine gönderilen bu paranın hepsini Çelebi
Hüsameddin'e verince oğlu Sultan Veled'in canı sıkılmış:
"Evde hiçbir şey yok, ne gelirse hepsini Çelebi'ye
gönderiyorsun. Biz ne yapacağız?" diye sızlanınca,
Hazreti Mevlânâ oğluna: "Bahaeddin valIahi, billahi,
tillahi yüzlerce olgun zahid açlıktan ölüm haline gelse,
bizde de tek bir ekmek bulunsa onu da yine Çelebi'ye
göndeririz." demişti. Böylece Çelebi'nin ne kadar
güvenilir, merhametli, ne kadar yoksulları düşünen bir
kimse olduğunu Veled Çelebi'ye hatırlatmak istemişti.
Gerçekten de Çelebi Hüsameddin hazretleri öyle asil
ruhlu, öyle mükemmel bir insan idi ki, Mevlânâ hiçbir
halifesine, Çelebi'ye gösterdiği sevgiyi ve iltifatı
göstermemişti. Onu o kadar büyük tutardı ki, gören
Hüsameddin Çelebi'yi Mevlânâ'nın şeyhi sanırdı. Nitekim
Mevlânâ'nın, Mesnevi'de yeri geldikçe Çelebi Hüsameddin
hazretleri hakkında kullandığı yüceItici sözler, sevgi
ifadeleri insanı şaşırtır. Yedi asır önce bu iki insan-ı
kamilde tecelli eden ilahi nur, sevgi nuru, onları nasıl
hayran bırakmışsa, asırları aşarak gelen o mübarek nur,
Mevlânâ'yı ve eserlerini seven biz naçiz kulların da
gönlünü aydınlatmada, onlara karşı duyduğumuz hayranlığı
arttırmaktadır. Eğer Çelebi Hüsameddin hazretlerini,
Hazreti Mevlânâ Hak dostu edinmeseydi, ondaki hakikati
görmeseydi, o hakikata gönül vermeseydi, bugün, insanlık
Mesnevi-i Şerif gibi eşsiz bir eserden mahrum kalırdı.
MUHYİDDİN-İ ARABİ (İBN'ÜL ARABİ)
HAZRETLERİ
İslam aleminde yetişmiş en büyük
mutasavvıflardan sayılan Muhyiddin-i Arabi (1164-1241)
Hazretleri de Mevlânâ'nın çağdaşıdır. Mevlânâ'yı seven
ve Mevlânâ tarafından da sevilen büyük veli Konyalı
Sadreddin Hazretleri de İbn-i Arabi'nin üveyoğlu olup
onun namına kurulan Ekberiyye Tarikatı'nın mümessili
idi. Bu bakımdan İbn-i Arabi Hazretlerinden kısaca
bahsetmemiz faydalı olacaktır.
Büyük
veliler ilhamı aynı kaynaktan aldıkları için, fikirleri
birbirine ters düşmez. Sadece meşreplerine göre aynı
hakikati başka başka şekilde açıklarlar. Velileri,
birbiri ile mukayese etmek, herhangi birisinde,
aklımızın ermediği bir hususu kusur sayarak onu
aşağılamak, sevdiğimiz bir veliyi de göklere çıkarmak
insafa sığmayacağı gibi, Mevlânâ'nın da yolu değildir.
Çünkü Mevlânâ'nın yolu sevgi yoludur, müsamaha yoludur.
Mevlânâ'yı seven bütün velileri, hatta bütün insanları
sevecektir ve bilhassa velilerde bir kusur
aramayacaktır. Elbette meşrep ve ifade tarzı bakımından
veliler arasında fark bulunabilir. Fakat veliler
birbirinden fikir alış verişinde bulunurlar. Şems-i
Tebrizi Hazretleri, Muhyiddin-i Arabi Hazretlerinden
bahsederken Hazreti Mevlânâ'ya diyor ki: "Ondan iyice
faydalar elde ettim. Amma sizden elde ettiğim faydalara
hiç benzemez. İnci bülbül nerede? Çakıl taşı nerede?
(Mevlânâ Celaleddın, Gölpınarlı, s. 52)
Sayın
Prof. Annemarie Schimmel de bir bildirisinde: "İbn-i
Arabi'nin üvey oğlu Sadreddin Konevi, Mevlânâ'nın dostu
idi. Böylece İbn-i Arabi'nin bazı ana fikirleri,
Mevlânâ'nın eserlerine sirayet etmiş olabilir. Halbuki
Mevlânâ'nın eserleri bin bir renk ifade eden büyük bir
halıya benziyor. Ondördüncü asrın ortasına kadar, İslam
Tasavvufunda ne gibi ceryanlar zuhur etmişse de onların
aksini Mesnevi'de görmek kabildir. (Mevlânâ ve Yaşamak
Sevinci, s.74, Konya Turizm Derneği, 1978) Demek ki
Tasavvuf ilminde, en ileri olan bu iki veli,
birbirlerinden haberdardır. Bunları nasıl birbirlerinden
ayrı sayabiliriz ki. Fikirlerinden ötürü Muhyiddin-i
Arabi'ye saldıranlar, aynı fikri taşıdığı için
Mevlânâ'ya da saldırmışlardır. (İsmail Fenni, Vahdet-i
Vücud ve Muhyiddin-i Arabi, 1928, s. 114)
Şimdi
İbn-i Arabi ile Mevlânâ'nın görüşleri arasındaki
birliği, birbirlerine benzeyen ve benzemeyen taraflarını
kısaca gözden geçirelim: "İbn-i Arabi'nin yolu bilgiye,
yorumlamaya dayanıyordu. Halbuki Mevlânâ'nın yolu aşk ve
cezbe yolu idi" diye düşünenler ve yazanlar var.
Sanıldığı gibi İbn-i Arabi eğer bilgi yolunu tutsaydı,
çok büyük bir bilgin, bir allame olurdu amma, Şeyh-i
Ekber olamazdı. Nasıl ki Mevlânâ zamanının ilimlerini
babası kadar bildiği halde, Sultanü'l-ulema olmadı da,
Sultanü'l-aşikîn olduysa, İbn-i Arabi de, yalnız akıl
yolunda yürüse, aklına güvenle bir İbn-i Rüşd olurdu,
amma İbn-i Arabi olamazdı. Aslında Muhyiddin-i Arabi de,
Mevlânâ Hazretleri gibi aklın mahsulü olan bilgiyi çok
gerilere atmıştır. O da Mevlânâ gibi iman yolunda, aklı
kurban etmiştir de gönül yolunda, keşf ve ilham yolunda
yürüyerek Şeyh-i Ekber olmuştur.
Felsefe ve filozoflara değer vermeyen Mevlânâ'dan bu
hususta İbn-i Arabi ayrılmaktadır. Çünkü filozoflar
hakkındaki görüşlerinde İbn-i Arabi çok müsamahalıdır.
Peygamber efendimiz (s.a. v.) in, "Allah'ı inkar eden
müşrikler de söyleseler, hikmeti kabul ediniz".
(Vahdet-j Vücud, s.64, Ferid Bey) hadisini benimseyen
İbn-i Arabi aynen şunları yazmaktadır: "Sakın bir
filozofun veya Mutezile aliminin ileri sürdüğü fikri
inkara kalkışıp da bu filozofun, bu Mutezile'nin
görüşüdür demeyiniz. Bu tahsili ve bilgisi olmayanların
hareket tarzıdır. Zira filozofun her sözü batıl
değildir. Mümkündür ki, filozofun savunduğu mesele
ondaki Hak fikrindendir.
Vahdet-i vücud inancının kendine has bir tarzda
açıklanması ve filozoflar hakkındaki bu müsamahalı
görüşleri, dar fikirli, mukallid ve mutaassıb
Şeriatçılar tarafından hiç de iyi karşılanmamıştır. Bu
yüzden Muhyiddin-i Arabi kafirlik ve zındıklıkla
suçlanmıştır. Fakat o kendisine küfredenleri bile
hoşgören, affeden büyük bir veli idi. Celaleddin
Suyuti'nin yazdığına göre (Vahdet-i Vücud ve Muhyiddin-i
Arabi, s.289, İsmail Fenni, 1928) İbn-i Arabi bir gün
sokakta giderken kendisini sevmeyenlerden birisi ile
karşılaştı. Adam şeyhe küfretmeye başladı. Şeyh ona
cevap vermedi. Şeyhin yanında bulunan hizmetçisi:
"Efendim baksanıza bu adam size neler söylüyor" demesi
üzerine İbn-i Arabi "O adamın içine bir takım kötü
huylar sinmiş, onları bende görüyor, onlara küfrediyor.
Onun gördüğü kötülükler, kötü sıfatlar bende yok" diye
cevap verdi.
Hazreti Muhyiddin-i Arabi Şam'da bulunduğu senelerde
birçok aydın kişilerin hürmet ve sevgisini kazanmıştı.
Zenginlerden, hükümdarlardan kendisine maddi yardımda
bulunanlar oluyordu. Bilhassa Sultan Ebu Bekir Eyyub
ona, pek çok iltifatta, ikramda bulunmuştu. Şeyh,
kendisine verilenlerden pek azını, geçinebileceği
kadarını alıkoyuyor, üst tarafını aynen Konya'da Hazreti
Mevlânâ'nın yaptığı gibi yoksullara dağıtıyordu.
SADREDDİN KONEVİ HAZRETLERİ
İshak oğlu Konyalı Sadreddin Muhammed
hazretleri (ö.673/1274) Hazreti Mevlânâ'nın zamanında
Konya'da yaşayan en büyük şeyhlerden, mürşidlerden olup,
büyük şeyh manasına gelen "Şeyh-i Kebir" diye anılmakta
idi. Bu mübaret zat, Muhyiddin-i Arabi Hazretleri'nin
üveyoğlu olmak dolayısıyla, onun en yakını ve ona
nisbetle kurulan "Ekberiyye Tarikatı"nın en tanınmış
mümessili idi. İbn-i Arabi gibi büyük bir velinin
üveyoğlu olmak, onun terbiye ve irşadı ile yetişmek, her
şeyhe nasib olacak bir mazhariyyet değildi.. Sanki
Endülüs'te doğan İbn-i Arabi, Mekke, Medine, Konya'ya
gelmiş ve ona yakın olmak takdiriyle, onun dul kalan
annesi ile evlenmişti. Konyalı Sadreddin de üvey
babasının ve şeyhinin en hayırlı bir halefi oldu. Onun
eserlerini şerh etti. Vahdet-i vücud inanışının
yayılmasına gayret sarfetti. Sadreddin Konevi,
tasavvufta olduğu kadar, şer'i ilimIerde, zahiri
fenlerde de çok ileri gitmişti. Bilhassa hadis ilminde
en yüksek dereceye ulaşmıştı. Hadisten icazet (yani
diploma, hadis okutma yetkisi) verirdi. Dergahına
zamanın emirleri, beyleri, bilginleri, vezirleri,
sultanları devam eder, feyz alırlardı.
Padişahlar gibi yaşayan, dergahı bir sarayı andıran,
kapıcıları, perdedarları bulunan Sadreddin Konevi'nin
yaşayışıyla, mütevaziane, dervişane bir hayat süren, tam
bir halk adamı ve fakirlerin, yoksulların dostu olan
Mevlânâ'nın yaşayışı arasında dağlar kadar fark olduğu
halde bu iki mana sultanı, birbirlerini pek sayıyor ve
seviyorlardı. Ne Mevlânâ, Sadreddin'in ihtişamlı
hayatını kıskanıyor, ne de Sadreddin, Mevlânâ'nın
dervişane hayatına yukardan bakıyordu. Aralarında meşreb
ve yukarda arzedildiği gibi bazı konularda fikir ve
görüş ayrılıkları vardı. Bu ayrılık, onları benlikle,
kinle, nefretle birbirinden ayırmıyor, sevgi, müsamaha,
hoşgörürlükle birbirine bağlıyordu. Bu iki sultan, ikisi
de ayrı ayrı usul ile, ayrı ayrı yaşayış tarzı ile,
fakat aynı gaye ile Allah yolunda yürüyerek insanları
irşad ediyorlar, yol gösteriyorlardı.
Bir
gün Hazreti Mevlânâ, Sadreddin Konevi hazretlerini
ziyarete gitmişti. Şeyh-i kebir, hadis dersi okutmakla
meşguldü. Mevlânâ'nın geldiğini görünce edeben, onun
yanında hocalık yapmaktan utandı. Hadis dersinin
okutulmasını Mevlânâ'dan rica etti. Hadis dersini o gün
Mevlânâ okuttu ve dinleyenleri hayretler içinde bıraktı.
Hadislerin ışığında ne hakikatler söylendi, ne manevi
zevklere varıldı, Hazreti Muhammed'in mübarek sözleri,
Hak aşıkı Mevlânâ'nın gönlünde tesirini artırdı. Başka
manevi bir hal aldı. Sanki o gün yüce peygamberimiz o
dergaha geldi de sevdiği Mevlânâ'nın dili ile konuşmuş
oldu.
Yine
bir gün Sadreddin Konevi hazretlerine Mevlânâ'nın sireti,
manevi ahlaki hakkında sorulduğunda, şeyh heyecana
kapılarak: "Eğer Bayezid'le Cüneyd bu devirde olsalardı,
Allah erinin gaşiyesini (sınnalı at örtüsünü)
omuzlarında taşır, bu hizmeti, canlarına minnet
sayarlardı. Muhammed dininin fakirlik sofracısı odur.
Biz, onun sofracısından manevi gıdalar almaktayız, bütün
zevkimiz, şevkimiz onun kutlu ayağının bereketindendir."
(bkz. Firuzanfer, Mevlânâ Celaleddin Tercümesi, s.160)
Abdurrahman Cami hazretlerinin Nefehatü'l-Üns adlı
meşhur kitabının 633. sahifesinde bulunan bir bölümü
aynen almadan geçemeyeceğim: "Bir gün Sadreddin
dergahında büyük bir toplantı vardı. Konya'nın en
tanınmış şeyhleri, emirleri, beyleri, bilginleri hep
orada idiler. Şeyh Sadreddin, toplantı odasında baş
köşede bir seccade üzerinde oturmuş, konuşma yapıyordu.
Ansızın Mevlânâ içeri girdi. Şeyh Sadreddin ve orada
hazır bulunan bütün büyükler ayağa kalktılar, onu
karşıladılar. Şeyh, oturduğu seccadeye Mevlânâ'nın
otunnasını niyaz etti. Mevlânâ, "Bu büyük şeyhin
seccadesine oturursam kıyamette ne cevap veririm" diye
özür diledi, seccadeye oturmadı. Bunun üzerine Sadreddin,
seccadenin yarısına sen otur, yarısına da ben oturayım
diye teklifte bulundu. Mevlânâ, yine oturmadı. Bunun
üzerine Şeyh-i kebir, "Mevlânâ'nın oturmak istemediği
bir seccade bizim ne işimize yarar, biz de artık buna
oturmayız" dedi.
|